Sait Faik Öykü Ödülü’nden başlayalım mı? Bu ödülün ve bu ödülü almanın sizdeki imgelerinden? Sait Faik’in öykücülüğünüzün neresinde durduğundan?
Sait Faik Hikâye Armağanı benim için ismimin Sait Faik’le birlikte anılacak olmasından ötürü büyük önem taşıyor. Öykülerini sevdiğim çok yazar vardır, ama kafamdaki “öykücü” imgesine en çok denk düşen Sait Faik’tir, hatta diyebilirim ki böyle bir imge kafamda Sait Faik’in öykülerini okudukça oluşmuştur. Sait Faik’in kendisinin öykülerindeki anlatıcı-kahramanla çok yakın, hatta bitişik durmasının, bir anlamda yaşamıyla yazısının iç içe geçmişliğinin de bunda kuşkusuz büyük etkisi var. Başka yazarlarda bizi rahatsız edebilecek savrukluklar Sait Faik’in öykülerinde metnin doğası gereği gibi görünür çoğu zaman; bunun nedeni de bize gösterilen/anlatılan öykücünün de bir parça savruk olmasındandır, onun ağzından dinlediğimiz öykünün savrulması doğaldır. Sait Faik’in öykü dili de, kendisinden önceki yazarların kurduğu “edebi dil”in eğilip bükülmesiyle oluşturulmuştur, kendine özgü bir dildir. Öykücülüğümüzdeki yenilikçi atılım çokça onun bu tavrından cesaret almıştır. Bu, varolan yapılarla yetinmeyen, yeniye açık, yazarı ve yazıyı özgürleştiren bir tavırdır. Bunların yanında Sait Faik’in bu tavrı salt biçimsel bir tavır değildir, özgürlüğe adanmışlık öykülerinin yapısında, dilinde, anlatımında olduğu kadar öykülerin düşünsel-ideolojik yanında da bulunur.
Sait Faik’in öykülerinin bütününde soluduğumuz bu havanın benim öykülerimi de etkilemiş olmasını arzularım. Böyle midir, değil midir; onun gibi sakınmadan, kurallardan, her türlü dışsal ve içsel otoriteden azade yazıyor muyum... bunların yanıtını bilmiyorum.
“Gün Ortasında Arzu” Oktay Rifat, Edip Cansever ve Turgut Uyar’dan dizelerle ilerliyor. Arka kapakta ise öykülerinizin “şifreden çok şiire yakın” olduğu saptaması yer alıyor. Bir öykünün şiire kavuşma, şiir edinme serüvenini nasıl anlatırsınız?
Kitaptaki bölümleri ayırmak için yer aldı bu üç şairin dizeleri. Kitabı hem bölümlere ayırmak istiyordum, hem de bu bölümlemelerin çok keskin olmasını istemiyordum. 1, 2, 3 diye bölümlemek, ya da ara başlıklar koymak bölümleri çok net biçimde birbirinden ayıracaktı. Evet, bu bölümlerdeki öykülerin birbirleriyle bir akrabalığı var özellikle ilk bölümdekilerin ama farklı bölümlerdeki öyküler de büsbütün alakasız değiller. Bu nedenle gevşek bir bölümleme olsun istedim kitapta. Bu dizeler başında yer aldıkları bölümdeki öykülere bir biçimde işaret ediyorlar. Tamamen kapsamıyor, özetlemiyorlar, ama bu dizelerin çağrıştıracakları şeylerin öykülere dair bir şeyler söyleyebileceğini umduğum için böyle yaptım.
Bir öykünün şiire ne zaman ve nasıl yaklaştığına her yazar başka bir yanıt verecektir sanırım. Hatta her öykü için bu sorunun bir başka yanıtı olabilir. Edebi türler arasındaki sınırların iyice kalktığını düşündüğümüzde, öykü için de, şiir için de tumturaklı tanımlar yapmak artık iyiden iyiye imkânsız hale geldi. Benim sevdiğim öykülerin şiirle yakın durdukları bir yer var. Anlatmak istediğini dümdüz anlatmayan öyküleri seviyorum, ama aynı zamanda dümdüz anlatmamak için lafı da dolaştırmayan öyküleri... Çok yalın bir olayı anlatırken bu yalın görüntünün altında başka şeylerin saklı duruyor olabileceğini sezdiren öyküler, belki bir parça bu saklı olan hakkında ipucu da veren... Hayat da böyle değil midir? Her şey apaçık değildir, daha derindekini görebilmek için farklı bir bakış açısı, yeni bir görme biçimi ya da algı genişliği gerekir çoğu zaman.
Benim için bir öykü her okuyanın o öykünün bazı yönlerini farklı biçimde algılarken öykünün ruhundaki genel duyguyu aşağı yukarı aynı ya da benzer biçimde sezebildiğinde şiire yaklaşır. Okurun metnin içine girebileceği boşluklar olduğunda, yazar olup biten her şeyi apaçık söylemediğinde, farklı algılamalara imkân tanıdığında… İmgelerden, çağrışımlardan, cümle yapılarından, açık ya da kapalı anlatımdan önce bu anlatmaya çalıştığım genel yapı şiirle akraba bir yapı kazandırır öyküye. Şu da denebilir elbette: “Eee, bunlar bütün edebi eserler için geçerli değil mi zaten?” Eh, bu nedenle şiiri de, öyküyü de, deneme ve romanı da “edebiyat” başlığı altında görmüyor muyuz zaten!
Öyküye ömür biçen şiir midir sizce?
Öykünün ömrünün uzunluğu kısalığı öykünün derdini tek boyutlu anlatmasına bağlı olabilir diye görünüyor bana. Başka biçimde anlatılabilen, mesela özetlenebilen, sadece anlattığı olayla dikkat çeken öykünün ömrü uzun olmaz. Düşünün, bugün Sait Faik’in bir öyküsünü özetleyebilir miyiz? Aynı soruyu Sait Faik’ten oldukça farklı bir yazar için, örneğin Orhan Kemal için de sorabiliriz. Üstelik Orhan Kemal’in öyküsü bir yerde özetlenmeye çok müsait gibi görünür, olay ağırlıklı gibidir, ama yine de özetlediğinizde okuduğumuzda öykünün bizde yarattığı etkiyi yaratamayacağınızı biliriz. Bütün yalınlığının yanında öykünün bir de büyülü bir yanı vardır, yazar kelimeleri, olayları öyle bir araya getirmiştir ki anlatılanın dışında bir şey daha vardır, özetlere, kelimelere sığmayan, ancak o öykünün kendisinin anlatabileceği, gösterebileceği bir şey.
Şiirin, kaldıramayacağı konuları ve durumları en başından kusarak, sizi kısıtladığı da oluyor mu? “Bunu ben yazamam,” dedirtiyor mu size?
Bazı olaylar, sesler, durumlar bana “öyküsü yazılası” görünür. Çok küçük bir ayrıntı da olabilir bu hissi yaratan, yoğun bir duygulanım da... Bu hissin peşinden gidip bir şeyler yazmaya çalışırım, bazen ortaya bir öykü çıkar, bazen çıkmaz. Şu konuda bir öykü yazayım diye masaya oturmadığım için “Bunu ben yazamam” demiyorum pek. Şu da var, bazen o en baştaki histen, durumdan çok farklı yerlere gittiğim de olur. Sonunu nereye bağlayacağımı bilerek başladığım öykü pek azdır.
Romanlarında şiiri duyduğumuz bazı yazarların öyküleri şaşırtıcı bir biçimde takır tukur olabiliyor. Ya da öykülerinde ustalıkla yakaladığı şiir, romanlarında şairane kaçabiliyor. Şiiri her iki türde de ustalıkla “yazan” yazarlarımız hangileri sizce?
Bir türdeki eserlerini okurken “şairane” bulduğumuz bir yazarın başka bir türde yazdığında şairanelikten kendini kurtarmasının kolay olmayacağını sanıyorum. Bu genel bir edebi beğeni sorunu gibi görünür bana, edebi türden önce gelen bir algılama ve ifade etme tarzıdır. Bu nedenle hem öykü hem roman yazmış yazarları düşündüğümde aklıma gelen isimler genellikle her iki türde de ustalıkla yazmış olanlar oluyor. Örneğin, az sayıda romanı vardır ama Sait Faik’in romanlarını öyküleri kadar ustaca bulurum. Sabahattin Ali için de geçerlidir bu. Ben şahsen romanlarını özellikle Kürk Mantolu Madonna’yı ayrı yerde tutarım, ama her iki türde de adını anarken rahatlıkla “usta” diyebiliriz. Memduh Şevket’in Ayaşlı ile Kiracıları adlı romanı öyküleri kadar ustalıkla kaleme alınmıştır. Yusuf Atılgan’ın da öyküleri azdır, ama romanlarının yanında ihmal edilmemesi gerekir. Aynı biçimde, Korkuyu Beklerken’in Tutunamayanlar’dan başarısız olduğunu kim iddia edebilir.
‘Edebiyatta anlam’la ilgili sıkıntıları var öykü kişilerinizin. Yeni kitaplar okuyorlar ve onların gerçekten bir anlam içerip içermediğinden kuşkulanıyorlar. Hatta gazetelerin kitap eklerine yazılan metinler bile okuru kitaptan soğutacak kadar anlam yoksunu. Öykülerinize bakarak, kişilerinizin bu saptama ve eleştirilerinden sizin de büsbütün uzak olmadığınızı düşündüm; doğru mu?
Edebiyattan önce dil ile ilgili bir sorunu var bu öykü kişilerinin. Dilin işaret ettiği anlamın sahiciliğiyle, hatta var olup olmadığıyla ilgili sorulara tam olarak yanıt bulmuş değiller. Arkadaşlarıyla ya da sevgilileriyle ilişkilerinde ne kendilerini tam olarak anlatabilmişler, ne de onları sahiden anlayabilmişler. Hatta kendilerini bile anladıkları söylenemez. Kendi sözleriyle kendi hisleri arasındaki mesafenin yaşamlarındaki kimi kırılma noktalarının ardından azalmayıp artmış olması da onları anlam konusunda umutsuzluğa sevk etmiş olabilir. Bu bile böyleyken sadece kelimelerden ibaret edebiyat da onlara boş görünmeye başlar. Bazen de anlam aramayı şu ya da bu nedenle bıraktıkları için, kendilerine de, dışarıya da böyle bir noktadan bakmaya başladıkları için, her şey gibi, edebiyat da boş sözcükler yığını gibi görünür olmuştur.
Benim de dil ile böyle bir sorunum var. Belki edebiyatla kurduğum ilişki de özünde bu sorundan kaynaklanıyordur. Edebiyat aracılığıyla, öyküler yazarak bu sorunun çözülmeyeceğini biliyorum, ama yine de anlayamadıklarımızı anlamak konusunda edebiyatın elimizden tutabileceğini, en azından anlamamanın çok da kötü olmayabileceği konusunda bize cesaret verebileceğini düşünüyorum.
Öykü kişilerinizin gündelik dille ilişkileri hem komik hem de trajik. Sizinki nasıl?
Edebiyatla haşir neşir olmanın insanı dil konusundaki hassasiyetlerini artıran bir yanı var. Hatta bazen sadece dilden ibaret bir dünyada yaşıyormuşuz gibi geliyor. Öte yandan dil-dışı ya da dil-öncesi, henüz kelimelere dökülmemiş, hislerle, temaslarla varlığını hissettiğimiz şeylerden oluşmuş bir hayat da var, kendini her zaman hissettiren. Bu iki uç arasındaki gelgitler kimi zaman komik kimi zaman trajik görünebiliyor bana da. Bir öykü kahramanının dediği gibi, insan kendini “her şeyi kitaplardaki gibi” sanırken bulabiliyor, oysa her şey kitaplardaki gibi değil. Bununla baş edebilmek için mizah iyi bir yöntem. Öykü yazarken dil oyunlarından pek yararlanmam, ama gündelik hayatta böyle değildir. Bazen kelimelerin içini iyice boşaltmak yararlı olabilir, kelimelere bindirilmiş çok lüzumsuz anlamlar var çünkü.
Tutukluklar, yaşam pratikleri karşısındaki acz ve benzeri beceriksizliklerle çaresizlikler öykü kişilerinizi tuhaf bir biçimde çekici kılıyor. Bütün bunlara sevecenlik beslediğiniz için olabilir mi?
Başarı dünyasına bütünüyle teslim olmamışsanız, her durumda güçlü olmayanları, olamayanları, doğal ya toplumsal seleksiyon sonucunda yok olması gereken evrim artıkları olarak görmüyorsanız, tutukluklarda, beceriksizliklerde size çekici gelen bir yan sezersiniz. Bunlar başarı dünyasıyla uyumlanamadıklarının işaretidir. Dolayısıyla başkaları onları hor görür, aşağılarken size takdir edilesi görünebilirler. Tabii, bu tutuklukların yapay ve kullanılabilir versiyonları da mevcut piyasada. Bunlar bile insanın elinde bir gösteriş aygıtına dönüşebiliyor. Bunu da gözden uzak tutmamak gerek.
Aslında sadece yazarın sevecenliği de değil: Tutukluklar, beklemeler, ertelemeler, ertelenmeler, beceriksizlikler; hepsi hayatı hayat yapan, sevilesi dinamikler olarak da ışıyor öykülerinizde. Belki de şiirinizin sırlarından biri budur?
Öykü kişilerinin kendilerindeki bu halleri sevdiklerini, bunları sevilesi haller olarak gördüklerini sanmıyorum. Belki kısa bir an kendilerinin ötekilerden farklı olmasından hoşnutluk duyabilirler, ama içine düştükleri çelişkileri çözemedikleri için çok uzun sürmez, kalıcı olmaz bu. Başkaları gibi olmak istiyor, ama olamadıklarında sahteleşip olmuş gibi de davranamıyorlar. Bu da az şey değil. Nedeni beceriksizlikleri de olsa... Çünkü becerikli ya da başarılı olduğunu sandıklarımızın çoğu da aslında öyle değiller, öyle gibiler...
Son olarak, bir öykü bittiğinde, sizce ondan geriye ne kalmalıdır okurda?
Fazla bir şey kalması gerekmez. Ya da kalanın o her ne ise adlandırılması şart değil. Ama bir başka zaman başına gelen bir şey ona azıcık tanıdık geldiğinde, hangi yazarın hangi öyküsünden olduğunu bilemese de, buna benzer bir şeyleri okumuş olduğunu anımsarsa, o isimsiz-cisimsiz öyküden bir şeyler kalmış demektir.
Akşam Kitap'ta yayınlanmıştır.
SÖYLEŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SÖYLEŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Ağustos 2010 Salı
BEHÇET ÇELİK'LE SÖYLEŞİ - TOLGA MERİÇ
USTA ÇIRAK İLİŞKİSİ DERGİLERDE SÜRÜYOR - BÜLENT USTA
44. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı 9 Mayıs’ta düzenlenen bir törenle alan Behçet Çelik’le, hem ödülü hem de öykücülüğünü konuşalım istedik. 1968 Adana doğumlu yazara ödülü kazandıran ‘Gün Ortasında Arzu’ adlı kitabı dışında, ‘İki Deli Derviş’ (1992), ‘Yazyalnızı’ (1996), ‘Herkes Kadar’ (2002) ve ‘Düğün Birahanesi’ (2004) adlı kitapları da bulunuyor. Halen Virgül dergisinde editörlük yapan yazarın diğer bir mesleği de avukatlık. Nursel Duruel’in Sait Faik Armağanı’nı kazananların öykülerinden bir antoloji hazırladığını da buradan duyurarak Behçet Çelik’i tebrik ediyoruz.
»Bize bu ödülün öykücülüğümüzdeki yeri ve önemi hakkında bilgi verebilir misin?
Kırk dört yıldır verilen bir armağan bu, Türkiye’deki her ödül/armağan gibi bu armağan da kimi zaman tartışıldı; ama saygınlığı yüksek bir ödül. En azından benim için böyle. Sait Faik adına veriliyor olması da benim için büyük önem taşıyor. Bu ödülü önceki yıllarda kazanmış öykücüler arasında öykücülüğümüzün pek çok önemli ismi bulunuyor.
»Kitabına adını da veren öyküde, öykü kahramanı “Umudunu da kaybedince başlıyor dünya” diyor. Adana’nın sokaklarına bakarak toplumsal değişimi, son yıllarda çoğalan göçü ve yıllar sonra baba ocağına dönen ve babasıyla yüzleşen bir kahramanın öyküsüydü bu. ‘Kaldırımın altında cinayetlerden, katliamlardan’ bahseden bir karakter. Bu karakterin ruh halinden yola çıkarak umudu ve umutsuzluğu nasıl değerlendirirsin? Senin öyküyle aradığın şey nedir?
O öykünün kahramanı basmakalıplıklardan bıkmış bir halde dönmüştür memleketine, böyle bir ruh hali içinde söyler bu sözü. Yıllarca kendisi de bir dolu klişeyi sahici zannederek ifade etmiş, ama bir yerde bu klişelerin kofluğuyla yüz yüze gelmiştir. ‘Umut’ da biraz böyledir onun için. Kof bir umut yerine sahici bir umutsuzluğun bundan sonra atacağı adımlar için daha uygun olabileceğini seziyor gibidir.
Benim için de umudun azaldığı, tükenmeye yüz tuttuğu yerler klişelerin hâkimiyetini sezdiğimiz her yerdir. Pek çok basmakalıp söz allayıp pullandığında, büyük sözlerle kuşatıldığında öyle bir hürmet görüyor ki bunların sözden ibaret olabileceği kolayca gözden kaçıyor. Değişimden söz edenlerdeki muhafazakârlık ya da muhaliflikten dem vuranların seslerindeki iktidar tonu da böylece görülmez oluyor. Umutsuzluk belki kof umutların, klişelerin yarattığı optik yanılmayı bir parça görünür kılabilir-mi?
Yazarken içime sinen, okurken de beni çarpan öyküler gündelik hayattaki basmakalıplıkların örtüsünü sıyırmaya kalkışan metinler sanırım.
»Guy Debord’un Gösteri Toplumu adlı kitabına gönderme yaparak, bir gösteri dünyasında yaşadığımızı ama yine de insanın dışarıya sunduğu imgesinin ötesinde bir de iç dünyası olduğunu ve edebiyatın da insanın derinine bakmak gibi bir misyonu olduğunu söylemişsin. Edebiyatın gösteri toplumu içinde aldığı pozisyonu nasıl değerlendiriyorsun?
Bir önceki soruda söylemeye çalıştığım gibi dışarı sunduğumuz basmakalıp görüntümüz ile içimizde olup bitenler arasında çoğu zaman ciddi bir yarık var. Bu yarığı gösteren, kurcalayan, bu yarılmanın sızısını duyuran, yasını tutan, dalgasını geçen...
Metinler okumayı seviyorum; ama “Edebiyatın misyonu budur,” diyemem. Bugün tek bir ‘edebiyat’tan da söz edemeyiz. Kitapçı raflarında bu yarılmayı görülmez kılan kitaplarla bu yarılmayı görülür kılmaya çalışan kitaplar yan yana yer alıyor.
Belki hâkim eğilimlerden konuşulabilir; ama edebiyatın kalbi de hâkim olmayan eğilimlerle atmayı sürdürür.
Bugün gösteri toplumunu doğrudan ya da dolaylı biçimde kendine sorunsal edinen çok farklı edebi tarzlar (ve haliyle eleştiri tarzları) mevcut. Kimisi hâkim görüntüyü bozacak görüntüler aracılığıyla yapıyor bunu, kimisi görüntüyle aramıza farklı prizmalar yerleştirerek, dil ile nesne arasındaki mesafeyi açıp kapayarak...
»Son yıllarda çok sayıda öykü kitabının yayımlanması sevindirici. Öykücü sayımızdaki artış, öyküde bir yükseliş mi var dedirtirken, hem öykü kitaplarının, hem de dergilerinin satış oranları bu yükselişi doğrulamıyor. Öykücülüğümüz nereye gidiyor?
Edebiyat söz konusu olduğunda kehanette bulunmak riskli. Yarın kimin ne yazacağını bugünden kestiremeyiz. Kaldı ki öykünün ya da edebiyatın durumunu tahlil ederken satış rakamlarının bizi doğru sonuca götüreceğini sanmıyorum. 1990’lar boyunca öykünün ‘patlayıp patlamadığı’ tartışıldı, anımsıyorsun, ama belki de 1990’ları asıl şimdi konuşmak lazım. 1990’larda yükselen bir öykücülük mü vardı yoksa yayın dünyasındaki genişlemenin, yayın işine giren sermayedeki artışın bir sonucu muydu yayımlanan öykü kitaplarındaki artış? Tam olarak bu soruların yanıtını bilemiyorum.
Şunu da bilemiyorum, daha çok genç insan öykü yazmaya başladığı için mi daha çok öykü kitabı yayımlandı, yoksa yayınevleri öykü kitabı yayımlamaktan kaçınmadığı için mi öykü yazanlar çoğaldı. Ancak tahminde bulunabilirim. Bana bu süreçler iç içe geçti gibi görünüyor. Öykü kitaplarının rahatlıkla basıldığı yıllarda bile çok az öykü kitabı ikinci baskı yaptı.
O yıllarda yayımlanan öykü dergilerinin de aman aman bir satışı olmadı. Öykü, genel okur kitlesinin içinde dar bir topluluğun yeğlediği bir tür oldu. Öykücüler hiçbir zaman yüksek satış beklentilerine girmedikleri için piyasanın eğilimlerinden biraz uzakta durdular. Bu da kötü bir şey olmasa gerek.
»Peki senin kendini bir öykücü olarak yetiştirme sürecin nasıl gerçekleşti? Ustaların kimlerdi ve edebiyatta usta-çıraklık ilişkisine bakışın? Bu soruyla bağlantılı olarak yazarlık kurslarının edebiyatımıza katkısı için neler söyleyebilirsin?
Edebiyatta usta-çırak ilişkisinin dergiler aracılığıyla yürüdüğünü düşünüyorum. Benim için öyle oldu. Bu sürece hiç girmeden birgün sağlam bir dosyayla ortaya çıkan arkadaşlarım da var. Ama ben edebiyat dergilerinin mutfağında olmanın insana kazandırdıklarını bizzat yaşadım.
Daha lisedeydim gönderdiğim öykülerle ilgili olarak Varlık dergisinden Cengiz Gündoğdu bana yanıt verdiğinde. Ertesi sene fakülteye başladığımda Varlık’ın bürosu arada sırada cesaret buldukça gittiğim bir yer oldu. Üniversiteden mezun olduğum sene Yazılı Günler’i yayınlamaya karar verdiğimiz sırada Ömer Ateş’in öykücüler ve öykü hakkında yazılar yazmayı önermesinin de önemi var benim için. Önceki kuşakların yazdıklarını daha ciddi biçimde okumanın kattığı çok şey oluyor insana.
Dediğim gibi, bir dergiyle ilişkide bulunmanın da... Yazılı Günler’in kapanmasının ardından beş altı sene pek yazmadım, yazdığım tek tük öyküyü de pek yayımlatmadım.
Edebiyatta usta-çırak ilişkisi öğreten adam ve talebesi biçiminde yürüyen bir ilişki değil, birlikte bir şeyler yapıp kafa yorarak, tartışarak süren bir ilişki. Yazarlık kursları hakkında çok şey bilmiyorum, ama oralarda da ilişki dediğim şekilde yürüyor olmalı. Yazmak insana bahşedilen bir yetenek değil, yazdıkça, çalıştıkça öğrenilen bir şey ve bunun teknikleri var. Bu teknikler öğretilebilir. Yazınsal yaratıcılık ise edebiyat sezgisine de gereksinim duyulan bir şey, bu sezgi de en çok okudukça gelişirmiş gibi gelir bana.
BirGün'de yayınlanmıştır - 23 Mayıs 2008.
»Bize bu ödülün öykücülüğümüzdeki yeri ve önemi hakkında bilgi verebilir misin?
Kırk dört yıldır verilen bir armağan bu, Türkiye’deki her ödül/armağan gibi bu armağan da kimi zaman tartışıldı; ama saygınlığı yüksek bir ödül. En azından benim için böyle. Sait Faik adına veriliyor olması da benim için büyük önem taşıyor. Bu ödülü önceki yıllarda kazanmış öykücüler arasında öykücülüğümüzün pek çok önemli ismi bulunuyor.
»Kitabına adını da veren öyküde, öykü kahramanı “Umudunu da kaybedince başlıyor dünya” diyor. Adana’nın sokaklarına bakarak toplumsal değişimi, son yıllarda çoğalan göçü ve yıllar sonra baba ocağına dönen ve babasıyla yüzleşen bir kahramanın öyküsüydü bu. ‘Kaldırımın altında cinayetlerden, katliamlardan’ bahseden bir karakter. Bu karakterin ruh halinden yola çıkarak umudu ve umutsuzluğu nasıl değerlendirirsin? Senin öyküyle aradığın şey nedir?
O öykünün kahramanı basmakalıplıklardan bıkmış bir halde dönmüştür memleketine, böyle bir ruh hali içinde söyler bu sözü. Yıllarca kendisi de bir dolu klişeyi sahici zannederek ifade etmiş, ama bir yerde bu klişelerin kofluğuyla yüz yüze gelmiştir. ‘Umut’ da biraz böyledir onun için. Kof bir umut yerine sahici bir umutsuzluğun bundan sonra atacağı adımlar için daha uygun olabileceğini seziyor gibidir.
Benim için de umudun azaldığı, tükenmeye yüz tuttuğu yerler klişelerin hâkimiyetini sezdiğimiz her yerdir. Pek çok basmakalıp söz allayıp pullandığında, büyük sözlerle kuşatıldığında öyle bir hürmet görüyor ki bunların sözden ibaret olabileceği kolayca gözden kaçıyor. Değişimden söz edenlerdeki muhafazakârlık ya da muhaliflikten dem vuranların seslerindeki iktidar tonu da böylece görülmez oluyor. Umutsuzluk belki kof umutların, klişelerin yarattığı optik yanılmayı bir parça görünür kılabilir-mi?
Yazarken içime sinen, okurken de beni çarpan öyküler gündelik hayattaki basmakalıplıkların örtüsünü sıyırmaya kalkışan metinler sanırım.
»Guy Debord’un Gösteri Toplumu adlı kitabına gönderme yaparak, bir gösteri dünyasında yaşadığımızı ama yine de insanın dışarıya sunduğu imgesinin ötesinde bir de iç dünyası olduğunu ve edebiyatın da insanın derinine bakmak gibi bir misyonu olduğunu söylemişsin. Edebiyatın gösteri toplumu içinde aldığı pozisyonu nasıl değerlendiriyorsun?
Bir önceki soruda söylemeye çalıştığım gibi dışarı sunduğumuz basmakalıp görüntümüz ile içimizde olup bitenler arasında çoğu zaman ciddi bir yarık var. Bu yarığı gösteren, kurcalayan, bu yarılmanın sızısını duyuran, yasını tutan, dalgasını geçen...
Metinler okumayı seviyorum; ama “Edebiyatın misyonu budur,” diyemem. Bugün tek bir ‘edebiyat’tan da söz edemeyiz. Kitapçı raflarında bu yarılmayı görülmez kılan kitaplarla bu yarılmayı görülür kılmaya çalışan kitaplar yan yana yer alıyor.
Belki hâkim eğilimlerden konuşulabilir; ama edebiyatın kalbi de hâkim olmayan eğilimlerle atmayı sürdürür.
Bugün gösteri toplumunu doğrudan ya da dolaylı biçimde kendine sorunsal edinen çok farklı edebi tarzlar (ve haliyle eleştiri tarzları) mevcut. Kimisi hâkim görüntüyü bozacak görüntüler aracılığıyla yapıyor bunu, kimisi görüntüyle aramıza farklı prizmalar yerleştirerek, dil ile nesne arasındaki mesafeyi açıp kapayarak...
»Son yıllarda çok sayıda öykü kitabının yayımlanması sevindirici. Öykücü sayımızdaki artış, öyküde bir yükseliş mi var dedirtirken, hem öykü kitaplarının, hem de dergilerinin satış oranları bu yükselişi doğrulamıyor. Öykücülüğümüz nereye gidiyor?
Edebiyat söz konusu olduğunda kehanette bulunmak riskli. Yarın kimin ne yazacağını bugünden kestiremeyiz. Kaldı ki öykünün ya da edebiyatın durumunu tahlil ederken satış rakamlarının bizi doğru sonuca götüreceğini sanmıyorum. 1990’lar boyunca öykünün ‘patlayıp patlamadığı’ tartışıldı, anımsıyorsun, ama belki de 1990’ları asıl şimdi konuşmak lazım. 1990’larda yükselen bir öykücülük mü vardı yoksa yayın dünyasındaki genişlemenin, yayın işine giren sermayedeki artışın bir sonucu muydu yayımlanan öykü kitaplarındaki artış? Tam olarak bu soruların yanıtını bilemiyorum.
Şunu da bilemiyorum, daha çok genç insan öykü yazmaya başladığı için mi daha çok öykü kitabı yayımlandı, yoksa yayınevleri öykü kitabı yayımlamaktan kaçınmadığı için mi öykü yazanlar çoğaldı. Ancak tahminde bulunabilirim. Bana bu süreçler iç içe geçti gibi görünüyor. Öykü kitaplarının rahatlıkla basıldığı yıllarda bile çok az öykü kitabı ikinci baskı yaptı.
O yıllarda yayımlanan öykü dergilerinin de aman aman bir satışı olmadı. Öykü, genel okur kitlesinin içinde dar bir topluluğun yeğlediği bir tür oldu. Öykücüler hiçbir zaman yüksek satış beklentilerine girmedikleri için piyasanın eğilimlerinden biraz uzakta durdular. Bu da kötü bir şey olmasa gerek.
»Peki senin kendini bir öykücü olarak yetiştirme sürecin nasıl gerçekleşti? Ustaların kimlerdi ve edebiyatta usta-çıraklık ilişkisine bakışın? Bu soruyla bağlantılı olarak yazarlık kurslarının edebiyatımıza katkısı için neler söyleyebilirsin?
Edebiyatta usta-çırak ilişkisinin dergiler aracılığıyla yürüdüğünü düşünüyorum. Benim için öyle oldu. Bu sürece hiç girmeden birgün sağlam bir dosyayla ortaya çıkan arkadaşlarım da var. Ama ben edebiyat dergilerinin mutfağında olmanın insana kazandırdıklarını bizzat yaşadım.
Daha lisedeydim gönderdiğim öykülerle ilgili olarak Varlık dergisinden Cengiz Gündoğdu bana yanıt verdiğinde. Ertesi sene fakülteye başladığımda Varlık’ın bürosu arada sırada cesaret buldukça gittiğim bir yer oldu. Üniversiteden mezun olduğum sene Yazılı Günler’i yayınlamaya karar verdiğimiz sırada Ömer Ateş’in öykücüler ve öykü hakkında yazılar yazmayı önermesinin de önemi var benim için. Önceki kuşakların yazdıklarını daha ciddi biçimde okumanın kattığı çok şey oluyor insana.
Dediğim gibi, bir dergiyle ilişkide bulunmanın da... Yazılı Günler’in kapanmasının ardından beş altı sene pek yazmadım, yazdığım tek tük öyküyü de pek yayımlatmadım.
Edebiyatta usta-çırak ilişkisi öğreten adam ve talebesi biçiminde yürüyen bir ilişki değil, birlikte bir şeyler yapıp kafa yorarak, tartışarak süren bir ilişki. Yazarlık kursları hakkında çok şey bilmiyorum, ama oralarda da ilişki dediğim şekilde yürüyor olmalı. Yazmak insana bahşedilen bir yetenek değil, yazdıkça, çalıştıkça öğrenilen bir şey ve bunun teknikleri var. Bu teknikler öğretilebilir. Yazınsal yaratıcılık ise edebiyat sezgisine de gereksinim duyulan bir şey, bu sezgi de en çok okudukça gelişirmiş gibi gelir bana.
BirGün'de yayınlanmıştır - 23 Mayıs 2008.
26 Ağustos 2010 Perşembe
DIŞARIDAKİ HAYAT HEVES KIRMAYA ÇOK MERAKLI - DENİZ ILGIN
'Karşı Yaka'nın düzenini içine sindirmiş bir büro. Hukuk kitapları ve müvekkil dosyaları arasında üç beş öykü dergisi ile beş on edebiyat kitabı zor seçiliyor. Alt raflardalar; kendilerini hiç göstermiyorlar. Çoğu müvekkilin, Behçet Çelik'in edebiyatla hemdemliğinden haberi yok muhtemelen. Artık olacak. Zira bu yılki Sait Faik Hikâye Armağanı, 'Gün Ortasında Arzu' (Kanat Yayınları) isimli kitabıyla onun oldu. Darüşşafaka Cemiyeti ile Yapı Kredi Yayınları'nın bu yıl 44.'sünü düzenlediği ödül töreni, 9 Mayıs Cuma günü saat 19.00'da Rahmi Koç Müzesi'nde yapılacak. Müvekkilleri haberi gazete ve televizyonlarda görecek. Gündemi takip etmeyenler, eğer koyarsa, bürosundaki küçük plaketten anlayacak durumu ve tebrik edecekler onu. Çelik'in kapısını biraz erken çaldık biz. Müvekkil değil, muhabir olarak.
Behçet Çelik, 1968 Adana doğumlu bir avukat. Duruşmalar ve adliyeler arası koşuşturmalardan gayrı yazıyor. Eskiden beri. Epey hem de. Beş öykü ve iki derleme yayınlayacak kadar ciddi ciddi. İlk defa bir öyküsünü bir dergiye gönderdiğinde lise son sınıftaymış. Kendi kendine yazdığı öykülerden birini Varlık dergisine yollamış. Dergiden 'Tek öykü değerlendiremeyiz, beş tane göndermelisiniz.' diye cevap gelince beşe tamamlayıp bir daha yollamış. O arada üniversiteli olmuş ve öykülerinden birini, 'Sokak 245'i dergide görüvermiş.
"Yayınlanması tabii ki, ama daha önemlisi dergiden cevap gelmesiydi. Teşvik etti beni. Cevapsız kalsam kırılıp çok farklı sokaklara girebilirdim." diyen Çelik, gençlerin yazma ve yayınlatma telaşını çok önemsiyor ve ekliyor: "Dışarıdaki hayat heves kırmaya çok meraklı. Yazma heveslisi gençlerin heyecanlarını kırmadan onları teşvik etmek edebiyat dergilerinin en büyük sorumluluğu." Dergileri edebiyatın can damarı olarak niteleyen Çelik, Virgül dergisinin editörlüğünü de yapıyor.
Çoğu hafta sonu edebiyata parselli yazarın, arkadaş sitemli bir sosyal hayatı var. Öykülerinin dostluk ve arkadaşlık üzerine kurulması biraz da gönül alma telaşından... Bu telaş bir kahramanına "Kitapları, kasetleri paylaşırız da arkadaşlar kimde kalacak?" diye sorduracak kadar büyük. Bir şeyi anlatırken başka bir şeyi de açık eden öykülerinde günlük parıltıların peşi sıra giderken illa bir dost dikiliyor okurun karşısına. "İlk gençliğinde ya yazıya, ya da yakın birkaç arkadaşa anlatır insan kendini. Kendini var ederken arkadaşlarıyla var eder yani." diyen Çelik, gevezelik eden öykü kahramanlarına illa hatırlatıyor o eski güzel günleri.
Ödüllü kitap Gün Ortasında Arzu, üç şairle üçe bölünmüş. Birinci bölümün başında Oktay Rifat'tan "Gün batmasa her kente dönebilir" dizesi var. Anlatılan, bir zamanlar okumuş yazmış ve 40'larına varmış kahramanın memleketine dönüşü. 'Adana'ya Kar Yağmış' isimli derleme kitabını hazırlarken ortaya çıkan öyküleri, Edip Cansever'in "Benim sözlerim eksildi/ Onunkisi de eksildi/ Zaten kelimeler sonludur" dizeleri ile ikinci bölüm izliyor. Burada zamanla eskiyip yıpranan dostluklara şahit oluyoruz. Turgut Uyar'dan "yarın pazar/ yarınki pazarların sessizliği" dizeleriyle başlayan üçüncü bölümde, cumartesi ruh halleriyle yazmayı bırakmış, edebiyattan vazgeçmiş kahramanları dinliyoruz.
"Edebiyat çok vazgeçilmez değil. Gençliğinde pek çok kimse edebiyatla ilgilenir ama sonra hayatından çıkarır." diyen Çelik, "Siz nasıl sağlamca tutundunuz?" sorumuza "Çok da sağlam değildi aslında..." diye başlıyor: "Üniversiteden sonra 4-5 sene kadar çokça yazıp çizmedim ben de. Hayat kurma çabası, işlerin oturması kaygısı... Mesleğe atıldım, askere gittim. Geri çekildi edebiyat. Gündelik hayata kaptırınca öyle gidiyor. Sonradan toparladım. Virgül'le ilişkilerim ilerleyince daha bir sarıldım, heveslendim."
'Öykülerimle birlikte büyüdüm'
Bunca yıllık gelgitli edebiyat yaşamı için "Yanlışlar da yaptım, kötü şeyler de yazdım. Ama iyice yetkinleşeyim diye beklemedim. Yayınlanmış kötü öykülerim de var. Onlarla beraber büyüdüm. Şimdi ilk kitabım yayınlanacak olsa içinden bazı öyküleri çıkarırım. Çok acemiler. Hikâyeye dönüşememiş, kalın çizgili, başka yazarlara özentili, süslüler..."
İlk öykülerden bu yana kendince epey ilerleme kaydetmiş yazar. Biri ilk kitabını okusa bugün, "Bu çocuğun bugünlere geleceği belliymiş" der herhalde diye düşünüyor yine de. "O çocuk bugünlere geldi mi?" deyince, "Eee Sait Faik ödülünü aldığına göre..." diyor. Birileri onun için "Türk hikâyeciliğinin klasik çizgisinin peşinden gidiyor. Daha çok da Sait Faik'in..." diye cümleler kurduğunda pek gururlanır, ödül ihtimalini düşününce kendi deyişiyle 'güneş vururmuş koluna'. Şimdi yüzünü güneşe dönmüş, gözlerini de kapamış olmalı.
Zaman, 5 Mayıs 2008
Behçet Çelik, 1968 Adana doğumlu bir avukat. Duruşmalar ve adliyeler arası koşuşturmalardan gayrı yazıyor. Eskiden beri. Epey hem de. Beş öykü ve iki derleme yayınlayacak kadar ciddi ciddi. İlk defa bir öyküsünü bir dergiye gönderdiğinde lise son sınıftaymış. Kendi kendine yazdığı öykülerden birini Varlık dergisine yollamış. Dergiden 'Tek öykü değerlendiremeyiz, beş tane göndermelisiniz.' diye cevap gelince beşe tamamlayıp bir daha yollamış. O arada üniversiteli olmuş ve öykülerinden birini, 'Sokak 245'i dergide görüvermiş.
"Yayınlanması tabii ki, ama daha önemlisi dergiden cevap gelmesiydi. Teşvik etti beni. Cevapsız kalsam kırılıp çok farklı sokaklara girebilirdim." diyen Çelik, gençlerin yazma ve yayınlatma telaşını çok önemsiyor ve ekliyor: "Dışarıdaki hayat heves kırmaya çok meraklı. Yazma heveslisi gençlerin heyecanlarını kırmadan onları teşvik etmek edebiyat dergilerinin en büyük sorumluluğu." Dergileri edebiyatın can damarı olarak niteleyen Çelik, Virgül dergisinin editörlüğünü de yapıyor.
Çoğu hafta sonu edebiyata parselli yazarın, arkadaş sitemli bir sosyal hayatı var. Öykülerinin dostluk ve arkadaşlık üzerine kurulması biraz da gönül alma telaşından... Bu telaş bir kahramanına "Kitapları, kasetleri paylaşırız da arkadaşlar kimde kalacak?" diye sorduracak kadar büyük. Bir şeyi anlatırken başka bir şeyi de açık eden öykülerinde günlük parıltıların peşi sıra giderken illa bir dost dikiliyor okurun karşısına. "İlk gençliğinde ya yazıya, ya da yakın birkaç arkadaşa anlatır insan kendini. Kendini var ederken arkadaşlarıyla var eder yani." diyen Çelik, gevezelik eden öykü kahramanlarına illa hatırlatıyor o eski güzel günleri.
Ödüllü kitap Gün Ortasında Arzu, üç şairle üçe bölünmüş. Birinci bölümün başında Oktay Rifat'tan "Gün batmasa her kente dönebilir" dizesi var. Anlatılan, bir zamanlar okumuş yazmış ve 40'larına varmış kahramanın memleketine dönüşü. 'Adana'ya Kar Yağmış' isimli derleme kitabını hazırlarken ortaya çıkan öyküleri, Edip Cansever'in "Benim sözlerim eksildi/ Onunkisi de eksildi/ Zaten kelimeler sonludur" dizeleri ile ikinci bölüm izliyor. Burada zamanla eskiyip yıpranan dostluklara şahit oluyoruz. Turgut Uyar'dan "yarın pazar/ yarınki pazarların sessizliği" dizeleriyle başlayan üçüncü bölümde, cumartesi ruh halleriyle yazmayı bırakmış, edebiyattan vazgeçmiş kahramanları dinliyoruz.
"Edebiyat çok vazgeçilmez değil. Gençliğinde pek çok kimse edebiyatla ilgilenir ama sonra hayatından çıkarır." diyen Çelik, "Siz nasıl sağlamca tutundunuz?" sorumuza "Çok da sağlam değildi aslında..." diye başlıyor: "Üniversiteden sonra 4-5 sene kadar çokça yazıp çizmedim ben de. Hayat kurma çabası, işlerin oturması kaygısı... Mesleğe atıldım, askere gittim. Geri çekildi edebiyat. Gündelik hayata kaptırınca öyle gidiyor. Sonradan toparladım. Virgül'le ilişkilerim ilerleyince daha bir sarıldım, heveslendim."
'Öykülerimle birlikte büyüdüm'
Bunca yıllık gelgitli edebiyat yaşamı için "Yanlışlar da yaptım, kötü şeyler de yazdım. Ama iyice yetkinleşeyim diye beklemedim. Yayınlanmış kötü öykülerim de var. Onlarla beraber büyüdüm. Şimdi ilk kitabım yayınlanacak olsa içinden bazı öyküleri çıkarırım. Çok acemiler. Hikâyeye dönüşememiş, kalın çizgili, başka yazarlara özentili, süslüler..."
İlk öykülerden bu yana kendince epey ilerleme kaydetmiş yazar. Biri ilk kitabını okusa bugün, "Bu çocuğun bugünlere geleceği belliymiş" der herhalde diye düşünüyor yine de. "O çocuk bugünlere geldi mi?" deyince, "Eee Sait Faik ödülünü aldığına göre..." diyor. Birileri onun için "Türk hikâyeciliğinin klasik çizgisinin peşinden gidiyor. Daha çok da Sait Faik'in..." diye cümleler kurduğunda pek gururlanır, ödül ihtimalini düşününce kendi deyişiyle 'güneş vururmuş koluna'. Şimdi yüzünü güneşe dönmüş, gözlerini de kapamış olmalı.
Zaman, 5 Mayıs 2008
BEHÇET ÇELİK'LE SÖYLEŞİ - NURSEL DURUEL
NURSEL DURUEL- Yeni öykü kitabınız Gün Ortasında Arzu’yla aynı adı taşıyan öykünün anlatıcısı söylüyor yukarıdaki sözleri. Havlu atanlar, atmayanlar, anlatıcının yaptığı gibi sessizce kenara çekilenler...Öykülerin çoğunda önceki kitabınız Düğün Birahanesi’nden tanıdığımız öykü kişileriyle karşılaşıyoruz. Elbette aynı kişiler değil, ama aynı kuşağın insanları. Düğün Birahanesi’nde otuzlu yaşlarının başındaydılar; düzenin parçası olmayı kabullenmiyor, verili olanla yetinmiyor, yaşadıklarından daha anlamlı bir hayat olabileceğini biliyor ve bunu özlüyorlardı. Bu kitaptaki öykü kişileri ise otuzlu yaşlarının sonlarına yaklaşmaktalar, hayatları yolunda gidiyor gibi görünse de çoğu yenik düşmüş. Bu kuşağı anlatmakta ısrarlı oluşunuzun nedeni ne?
BEHÇET ÇELİK- Herhalde öncelikle benim de o kuşaktan olmam. Gerek kendime dönüp baktığımda, gerekse arkadaşlarıma, bende hikâye yazma dürtüsü uyandıran şeyler genellikle kendi kuşağımın başından geçenler ya da başından geçebileceğini düşündüğüm şeyler oluyor.
ND- Büyük kentlerdeki öğrencilik yıllarından sonra babalarının işinin başına geçmek üzere doğup büyüdükleri kente dönen, dönmek zorunda kalan ya da kendi işini kuran öykü kişileri çoğunlukta. Sürdürdükleri hayat –itiraf etseler de etmeseler de- ilk gençliklerinde bağlandıkları değerlere, o yıllardaki özlemlerine denk değil. Anlatıcı konumdaki öykü kişisi ‘havlu atmak’ diye söz ediyor bu durumdan. Bu kuşağı iyi tanıyan bir yazar olarak öykü kişilerinizi seçerken, onlar hakkında yazarken nelere dikkat ettiğinizi söyler misiniz?
BÇ- Kişiliğimizin oluşmaya başladığı yaşlarda genellikle baba ocağında, ana yurdunda memleketimizdeyizdir ve kişiliğimizi memleketimiz, şehrimiz, köyümüz belirler. Bunlarla beraber oluşan bir benlik sahibi oluruz. Sonra başka bir yere gideriz fakat gittiğimiz yere memleketimizi yanımızda götürürüz, döndüğümüzde belki dönme gücünü veren o yetiştiğimiz dönemdeki şehri bulup bir döngüyü tamamlamak umududur. Ama şunu gözden kaçırırız, bıraktığımız gibi değildir, orası da kendi iç dinamikleriyle belli bir değişim yaşamıştır ve bu sefer de aradığımızı bulamayıp bocalarız, yeni bir bocalama yaşarız. O gidiş geliş, o gerilim bu hikâyeleri yazmamda etkili oluyor.
ND- Öykülerinizin anlatıcısı ( ilk yedi öykünün anlatıcısı aynı kişiymiş izlenimi veriyor) suskun bir insan. Diğerleri de suskun insanlar. Düşünüyorlar, sürekli olarak kendilerini didikliyorlar ama bunu dışa pek vurmuyorlar. Neden?
BÇ- Az önce söylediğim gibi bir tür geri çekilme ya da sizin dediğiniz gibi bir havlu atma gibi görünüyor, özellikle ilk bölümdeki hikâyelerde, o geri çekilme içerisinde bir bocalama yaşanıyor. Bir yandan o bocalamayı yaşarken bir yandan da kendini didikleyen kişinin belki bir savunma mekanizması o. Belki biraz da o güne kadar çokça gereksiz konuşmuş olmanın yarattığı bir bıkmışlık, isteksizlik. Dolayısıyla da bu geri çekilme, mekânsal bir geri çekilme olduğu gibi, ilişkilerde, arkadaşlarla, karşı cinsle ilişkide de bir geri çekilme, bir tutukluk, bir suskunluk yaratıyor ya da yarattığını düşünüyorum.
ND- Öykü mekanları ve mekana yaptığınız vurgu Düğün Birahanesi’nden beri ilgimi çekiyor. Sokaklar, sokaklardaki kalabalıklar...Kafeler, birahaneler... Evler, eviçleri...Gündelik yaşama ilişkin sayısız ayrıntı... Sokaklardaki, kafe ve birahane gibi geçiş yerlerindeki insanlara neredeyse tek tek bakılıyor, her kattan her durumdan insana bakılıyor; ama bu kitapta asıl ağırlık evlerde. Bekar evleri, arkadaş evleri,ana baba evleri... Evin bu kadar ağırlık kazanması, evlerde de mutfağın öne çıkması hangi nedenlerden kaynaklanıyor?
BÇ- Baştan beri konuştuğumuz doğrultuda gidersek, belki yirmili yaşların sonunda, otuzlu yaşların başında dışarı hayatı albeniliyken zamanla bunun yarattığı bir doygunlukla eve çekilme yaşanıyor. Bu evlenmek sebebiyle de olabilir, ama bekâr insanlar için de evde arkadaşlarıyla birlikte olmak daha cazip hale geliyor. Mutfak konusu, benim mutfağa olan ilgimden kaynaklanıyor olabilir. Mutfağı severim ve orada çalışırken dinlenirim.
ND- “Yoğurtlu Makarna” başlıklı öykünüzde bu açıkça görülüyor. Mutfağa ilişkin detaylar, kullanılan araç gereç, titizlik, ayrıntılara inerek ama altı fazla çizilmeden, küçük dokunuşlar halinde veriliyor. Dolayısıyla öykü kahramanının arkasındaki anne figürü de öykünün içinde yer almadığı halde belirgin bir biçimde çıkıyor ortaya.
BÇ- İstanbul’a okumaya geldikten sonra uzun süre bekâr yaşadım. Mutfakta bir şeyler hazırlarken ya anneme telefon açıp soruyordum, ya da annemin yaptıklarından hatırladıklarımla yapıyordum. Hatta hiç hatırlamayacağımı düşündüğüm şeyleri de unutmadığımı fark ettim. Bunu genelleştirdiğimizde biz ev düzenini babamızın, annemizin evinde görür, öğreniriz. Kendi evimizi kurduğumuzda da, onu ne kadar modernize de etsek, çeşitli dekoratif uğraşlara da girsek, özünde o aradığımız ev duygusu baba ocağıdır.
ND- Gün Ortasında Arzu’nun mekanlarını konuşurken marketleri unutmamak gerekiyor, gündelik yaşamın geçtiği öteki mekanları da .Öyküler, anlatıcı konumdaki kahramanların ve onların yakın ilişki içinde olduğu insanların çevresinde dönerken bir yandan da yaşadığımız dönemin yaygın alışkanlıklarını, davranış kalıplarını ve bunlara ilişkin ayrıntıları seriyor önümüze. Bu durum gözlemciliğinizin doğal sonucu mu, yoksa ayrıntıların öykülere güç kattığını mı düşünüyorsunuz?
BÇ- İkisi de geçerli belki de. Gündelik hayatın ayrıntılarının bize çok şey söylediğini düşünüyorum. Uzun uzun soyutlamalar yapmak yerine, küçük bir ayrıntı bize yaşam biçimi üzerine çok şey ifade eder, bir hikâyede mekânı dolduran eşyalar, nasıl bir hayat sürüldüğünün ipucudur.
ND- “Bundan İbaret” başlıklı öyküde, anlatıcı, bir markette okul yıllarından sonra karşılaşmadığı bir kız arkadaşını görüyor. Onun, alışveriş sepetine koyduğu öteberiye bakarak nasıl bir yaşam sürdüğü hakkında çıkarsamalarda bulunuyor: Evlenmiş, çocuğu olmuş, çocuğa kek yapacak, diye düşünüyor. Sonra, kendi sepetindekilere kayıyor gözü: Yalnız yaşayan bir insanın yaşamını gösteriyor sepettekiler.
BÇ- Dediğim gibi gündelik hayatın ayrıntıları çok ipucu veren şeyler. Onları gözlemek ve yazmak bana bir imkân sağlıyor.
ND- Öykülerinizin içerdiği anlam, yazılanlar kadar yazılmayanlarda, söylenmeyenlerde, öykü içinde bıraktığınız boşluklarda birikiyor. Kahramanların duruşlarında, susuşlarında, yarım bıraktıkları cümlelerde...Biçeminizin en belirgin yanı bu gibi geliyor bana.
BÇ- Bu gerçekten de yapmaya çalıştığım bir şey. Eğer bunu yapabiliyorsam güzel bir hikâye yazmış olduğumu düşünüyorum.
ND- Kitaptaki öyküleri üç bölüm altında toplamışsınız. Bölümlere başlık koymak yerine Oktay Rıfat, Edip Cansever Turgut Uyar şiirlerinden alıntılar yapmışsınız. Bölümleme yaparken neleri gözettiniz?
BÇ- Bir bölüme o bölümdeki bir hikâyenin başlığını koymak, ya da tamamen başka bir başlık koymak bölümlemeyi çok keskin bir şekilde yapmak olacaktı. Bir bölümleme olmakla birlikte, ben bu bölümlerdeki hikâyelerin gevşek bağlarla bağlı olduğunu düşünüyorum. Fakat yine de bir bölümleme yapma ihtiyacı duydum, bunu da böyle epigraflar koyarak yaptım. Benim zamanında okuyup beğendiğim ve belki de bu hikâyeleri yazarken beni bir parça da olsa etkilemiş olan dizeleri oraya koymak istedim.
ND- Her bölümün nelere dair olduğunu söylemek mümkün kü? Böyle bir şey sorsam ne dersiniz?
BÇ- Belli bir çekinceyle bunu yanıtlarım. Mesela ikinci bölümde dostlukların ve duygu ilişkilerinin yaşadığı son hal anlatılıyor. Son bölümde de yazmak ve okumak konusu, ama birincisinde söz ettiğim ikincisinde de var, hatta bu üç bölümün kendi içinde geçişleri de var.
ND- İsterseniz konuşmaya üçüncü bölümde yer alan öykülerle devam edelim. Birinci bölümde yedi, ikincide altı, son bölümde de beş öykü var. Son bölümdekiler, söylediğiniz gibi, daha çok okumaya, yazmaya ilişkin öyküler. Diğer öykülerde olduğu gibi hiçbir şey okurun gözüne sokulmuyor. Azar azar, küçük dozlar halinde sızdırılıyor. Yazarlıkla, yazma eylemiyle ilgili durumlar, sorgulamalar da böyle giriyor öykülere. “Hâkim Amca Beni Sormuş” bir yanıyla traji-komik bir öykü. Hayatı boyunca içinde taşıdığı yazma isteğini, umudunu emekli olduktan sonra gerçekleştirmek için çabalayan yaşlı bir adamla genç bir adamın diyaloglarında belirginleşiyor durum.
BÇ- Yazmayı bırakanlar, ya da edebiyatla ilgilenmeyi, okumayı bırakanlar benim kafamı çok meşgul eden bir konu. Edebiyat çok kolay bırakılabilecek bir şey. Birçok insan tanıyorum okul yıllarında ciddi kitaplar okuyan, güzel şeyler yazan. Bir süre sonra bunu tamamen bırakıp, belki cebindeki cephanesiyle girdiği ortamlarda edebiyat üzerine ahkâm kesebilecek, ama bir geride kalmışlık hissini de içlerinde hisseden insanlar. Bir kısım böyle bırakırken, bir de işte hâkim amca tipinde gördüğümüz, bırakmış olmanın hüsran duygusunu aşabilmek için yıllar sonra yeniden başlamış, aradaki mesafeyi kapatarak bir şeyler yapmak isteyenler var. Bu iki tipi aynı hikâyede bir araya getirerek bu konu üzerine bir şeyler yazdım. Edebiyatı bırakmak ya da bırakmamak... edebiyat yaşamsal mıdır değil midir? Bu sorular üzerine düşmüşüm ki, sonuçta ben de kitabın bütününe baktığımda, bu beş hikâyenin ikinci bölümde yer alan “Islak Muşamba”yı da buna katabiliriz, hatta diğerlerinde de mevcut bunun bir izlek olarak ortaya çıktığını fark ettim. Özel olarak bu izlek üzerine hikâyeler yazayım demedim, ama kafamı meşgul etmiş ve bunlar üzerine hikâyeler yazmışım. Bu sorunun peşinden giden hikâyeler bunlar
ND-“ İntikam Peşinde” başlıklı öyküde de edebiyata uzak duran okurun durumu çıkıyor ortaya. Eski bir arkadaşının kendisinden intikam almak için kitap yazdığı vehmine kapılan öykü kahramanının hali kendisini bile şaşırtıyor. Başka bir öyküde, yazar olmuş bir tanıdıklarından söz eden insanlar, ünlü biri değil diye yazarlığı konusunda kuşkuya kapılıyorlar. Bu konuda daha neler söylemek istersiniz?
BÇ- Yazan insana , eskiden böyle miydi bilmiyorum, ama günümüzde ucube gözüyle bakıldığı bir gerçek. Niçin yazmakta olduğu merak ediliyor. Bunu anlamlandırmak çabasına girildiğinde de insanlar kendi ölçeklerinden bakıyorlar: para mı kazanacaksın da yazıyorsun, şöhret mi olacaksın da yazıyorsun, deniyor. İnsanların yazmaya, edebiyata düşkünlüklerinin aslında kendileriyle bir ilişki kurmak olduğunu ancak edebiyatla daha yakın ilişki kurmuş olan insanlar bilebiliyor. Bu da bir başka gerilim noktası. Bu gerilim noktasının sorularını da sormaya çalıştım diyebilirim.
ND- Eleştirilerinizi incelikle akıtmışsınız öykülere. Herkes eleştiriliyor, öykü anlatıcıları en başta kendilerini eleştiriyorlar, ama yargılayıcı bir tavırları, tutumları yok. ‘Şu iyidir, bu kötüdür’ gibi hüküm cümlelerinden uzak duruyorlar.
BÇ- Kendi içlerine dönmüş hikâye kişileri bunlar ve bir başkasının olumsuz olabilecek bir davranışı karşısında ancak kendi içlerindeki hüsran duygusuna çekiliyorlar. Karşı tarafı yargılamayacak kadar kendi içlerindeler.
ND- İroni, öncekine göre daha yüksek tutulmuş bu kitapta. Öykü kahramanları kendileriyle çok güzel dalga geçebiliyorlar.
BÇ- O da belki sığınma noktası. Bu kadar kendi içine dönüp kendiyle meşgulken, harekete geçebilmek için bir ferahlama noktası gerekiyor. İroni bu anlamda çok iyi bir yardımcıdır.
ND- “Kedi Bakıcısı” başlıklı öyküde, demin sözünü ettiğimiz “İntikam Peşinde”başlıklı öyküde ironi daha farklı boyutlara ulaşıyor. Kitabın bütününde buruk, puslu bir ruh hali hakim. Bu iki öyküde aynı ruh hali neşeye doğru evriliyor.
BÇ- Benim yazarken de çok neşelendiğim öykülerdir bu ikisi. Sonuçta mizah yeteneği dediğim gibi bir sığınma olduğu gibi, mizah üzerinden de insan kendisiyle hesaplaşabilir. Kendisine doğrudan soramadığı soruları belki de kendisiyle dalga geçerek bunu açığa çıkartır. Aynı şekilde bu yakın arkadaşı ya da duygusal ilişki içerisinde olduğu insan için de geçerli. Onları da kafasında ironiyle değerlendirdiğinde, daha önce hiç fark etmediği şeyleri fark edecektir.
ND- “Hikâyeden Bir İş” başlıklı öykünün kahramanları yaptıkları iş ve bulundukları yer bakımından öteki öykülerin kahramanlarından epeyce farklı. Hikâye anlatmak, hikâye uydurmakla kurmak ve yazmak arasındaki ayrıma ve ortak yanlara yöneltiyor okurun dikkatini. Biraz söz eder misiniz bu öyküden?
BÇ- Bu hikâyede yapmaya çalıştığım şey hiç edebiyatla ilgili olmayan insanların da hayatlarında hikâye anlatmak, hikâye uydurmak olduğu. Belki biz bunu başka bir aşamaya taşıyıp, yazı dilinde bunu devam ettiriyoruz. Bu hikâyede yazarların kendilerine sorduğu soruları, yazıyla hiç ilişkisi olmayan insanların da kendilerine sorabildiğini anlatmaya çalıştım diyebilirim.
ND- Bu öykünün kahramanı, barın üst katındaki monitörden içeriyi gözetlemekle görevli bir adam.
BÇ- Gözlerken de bu insanların kısa bir anına şahit oluyor fakat bu kısa anın öncesini ve sonrasını merak ediyor. Bu benim de merak ettiğim bir şeydir ve kafasında bunu tamamlamaya çalıştıkça, ilk önce o insanların kaderlerini yazıyor olabileceği gibi bir sorudan ürküyor ve şunun farkına varıyor; aslında yazmakta olduğu kendi kaderi.
ND- Burada yazma eylemiyle ilgili temel bir sorun daha gündeme gelmiş oluyor: Yazarın yarattığı kahramanlarla ilişkisi. Kahramanların kaderi yazar tarafından çizilir, ama bazen de kahramanlar direnir ve kaderlerini kendileri tayin ederler. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
BÇ- Gerçekten de hikâyenin gelişi yazarın elini kolunu bağlar ve hiç düşünmediği yerlere gidebilir metin. Bu yazarken benim başıma çok sık gelen bir şeydir. Onlar direnirler yazara çünkü başlangıçta çizilen form içinde bir kişilik edinmişlerdir ve o kişiliğe uygun olarak davranmayı sürdürürler. Bir yerden sonra yazar belki de teslim olur ve geri çekilir. Bazen de yazar biraz daha diktatoryal davranıp kendisi karar verir kadere.
BirGün Kitap'ta yayınlanmıştır.
BEHÇET ÇELİK- Herhalde öncelikle benim de o kuşaktan olmam. Gerek kendime dönüp baktığımda, gerekse arkadaşlarıma, bende hikâye yazma dürtüsü uyandıran şeyler genellikle kendi kuşağımın başından geçenler ya da başından geçebileceğini düşündüğüm şeyler oluyor.
ND- Büyük kentlerdeki öğrencilik yıllarından sonra babalarının işinin başına geçmek üzere doğup büyüdükleri kente dönen, dönmek zorunda kalan ya da kendi işini kuran öykü kişileri çoğunlukta. Sürdürdükleri hayat –itiraf etseler de etmeseler de- ilk gençliklerinde bağlandıkları değerlere, o yıllardaki özlemlerine denk değil. Anlatıcı konumdaki öykü kişisi ‘havlu atmak’ diye söz ediyor bu durumdan. Bu kuşağı iyi tanıyan bir yazar olarak öykü kişilerinizi seçerken, onlar hakkında yazarken nelere dikkat ettiğinizi söyler misiniz?
BÇ- Kişiliğimizin oluşmaya başladığı yaşlarda genellikle baba ocağında, ana yurdunda memleketimizdeyizdir ve kişiliğimizi memleketimiz, şehrimiz, köyümüz belirler. Bunlarla beraber oluşan bir benlik sahibi oluruz. Sonra başka bir yere gideriz fakat gittiğimiz yere memleketimizi yanımızda götürürüz, döndüğümüzde belki dönme gücünü veren o yetiştiğimiz dönemdeki şehri bulup bir döngüyü tamamlamak umududur. Ama şunu gözden kaçırırız, bıraktığımız gibi değildir, orası da kendi iç dinamikleriyle belli bir değişim yaşamıştır ve bu sefer de aradığımızı bulamayıp bocalarız, yeni bir bocalama yaşarız. O gidiş geliş, o gerilim bu hikâyeleri yazmamda etkili oluyor.
ND- Öykülerinizin anlatıcısı ( ilk yedi öykünün anlatıcısı aynı kişiymiş izlenimi veriyor) suskun bir insan. Diğerleri de suskun insanlar. Düşünüyorlar, sürekli olarak kendilerini didikliyorlar ama bunu dışa pek vurmuyorlar. Neden?
BÇ- Az önce söylediğim gibi bir tür geri çekilme ya da sizin dediğiniz gibi bir havlu atma gibi görünüyor, özellikle ilk bölümdeki hikâyelerde, o geri çekilme içerisinde bir bocalama yaşanıyor. Bir yandan o bocalamayı yaşarken bir yandan da kendini didikleyen kişinin belki bir savunma mekanizması o. Belki biraz da o güne kadar çokça gereksiz konuşmuş olmanın yarattığı bir bıkmışlık, isteksizlik. Dolayısıyla da bu geri çekilme, mekânsal bir geri çekilme olduğu gibi, ilişkilerde, arkadaşlarla, karşı cinsle ilişkide de bir geri çekilme, bir tutukluk, bir suskunluk yaratıyor ya da yarattığını düşünüyorum.
ND- Öykü mekanları ve mekana yaptığınız vurgu Düğün Birahanesi’nden beri ilgimi çekiyor. Sokaklar, sokaklardaki kalabalıklar...Kafeler, birahaneler... Evler, eviçleri...Gündelik yaşama ilişkin sayısız ayrıntı... Sokaklardaki, kafe ve birahane gibi geçiş yerlerindeki insanlara neredeyse tek tek bakılıyor, her kattan her durumdan insana bakılıyor; ama bu kitapta asıl ağırlık evlerde. Bekar evleri, arkadaş evleri,ana baba evleri... Evin bu kadar ağırlık kazanması, evlerde de mutfağın öne çıkması hangi nedenlerden kaynaklanıyor?
BÇ- Baştan beri konuştuğumuz doğrultuda gidersek, belki yirmili yaşların sonunda, otuzlu yaşların başında dışarı hayatı albeniliyken zamanla bunun yarattığı bir doygunlukla eve çekilme yaşanıyor. Bu evlenmek sebebiyle de olabilir, ama bekâr insanlar için de evde arkadaşlarıyla birlikte olmak daha cazip hale geliyor. Mutfak konusu, benim mutfağa olan ilgimden kaynaklanıyor olabilir. Mutfağı severim ve orada çalışırken dinlenirim.
ND- “Yoğurtlu Makarna” başlıklı öykünüzde bu açıkça görülüyor. Mutfağa ilişkin detaylar, kullanılan araç gereç, titizlik, ayrıntılara inerek ama altı fazla çizilmeden, küçük dokunuşlar halinde veriliyor. Dolayısıyla öykü kahramanının arkasındaki anne figürü de öykünün içinde yer almadığı halde belirgin bir biçimde çıkıyor ortaya.
BÇ- İstanbul’a okumaya geldikten sonra uzun süre bekâr yaşadım. Mutfakta bir şeyler hazırlarken ya anneme telefon açıp soruyordum, ya da annemin yaptıklarından hatırladıklarımla yapıyordum. Hatta hiç hatırlamayacağımı düşündüğüm şeyleri de unutmadığımı fark ettim. Bunu genelleştirdiğimizde biz ev düzenini babamızın, annemizin evinde görür, öğreniriz. Kendi evimizi kurduğumuzda da, onu ne kadar modernize de etsek, çeşitli dekoratif uğraşlara da girsek, özünde o aradığımız ev duygusu baba ocağıdır.
ND- Gün Ortasında Arzu’nun mekanlarını konuşurken marketleri unutmamak gerekiyor, gündelik yaşamın geçtiği öteki mekanları da .Öyküler, anlatıcı konumdaki kahramanların ve onların yakın ilişki içinde olduğu insanların çevresinde dönerken bir yandan da yaşadığımız dönemin yaygın alışkanlıklarını, davranış kalıplarını ve bunlara ilişkin ayrıntıları seriyor önümüze. Bu durum gözlemciliğinizin doğal sonucu mu, yoksa ayrıntıların öykülere güç kattığını mı düşünüyorsunuz?
BÇ- İkisi de geçerli belki de. Gündelik hayatın ayrıntılarının bize çok şey söylediğini düşünüyorum. Uzun uzun soyutlamalar yapmak yerine, küçük bir ayrıntı bize yaşam biçimi üzerine çok şey ifade eder, bir hikâyede mekânı dolduran eşyalar, nasıl bir hayat sürüldüğünün ipucudur.
ND- “Bundan İbaret” başlıklı öyküde, anlatıcı, bir markette okul yıllarından sonra karşılaşmadığı bir kız arkadaşını görüyor. Onun, alışveriş sepetine koyduğu öteberiye bakarak nasıl bir yaşam sürdüğü hakkında çıkarsamalarda bulunuyor: Evlenmiş, çocuğu olmuş, çocuğa kek yapacak, diye düşünüyor. Sonra, kendi sepetindekilere kayıyor gözü: Yalnız yaşayan bir insanın yaşamını gösteriyor sepettekiler.
BÇ- Dediğim gibi gündelik hayatın ayrıntıları çok ipucu veren şeyler. Onları gözlemek ve yazmak bana bir imkân sağlıyor.
ND- Öykülerinizin içerdiği anlam, yazılanlar kadar yazılmayanlarda, söylenmeyenlerde, öykü içinde bıraktığınız boşluklarda birikiyor. Kahramanların duruşlarında, susuşlarında, yarım bıraktıkları cümlelerde...Biçeminizin en belirgin yanı bu gibi geliyor bana.
BÇ- Bu gerçekten de yapmaya çalıştığım bir şey. Eğer bunu yapabiliyorsam güzel bir hikâye yazmış olduğumu düşünüyorum.
ND- Kitaptaki öyküleri üç bölüm altında toplamışsınız. Bölümlere başlık koymak yerine Oktay Rıfat, Edip Cansever Turgut Uyar şiirlerinden alıntılar yapmışsınız. Bölümleme yaparken neleri gözettiniz?
BÇ- Bir bölüme o bölümdeki bir hikâyenin başlığını koymak, ya da tamamen başka bir başlık koymak bölümlemeyi çok keskin bir şekilde yapmak olacaktı. Bir bölümleme olmakla birlikte, ben bu bölümlerdeki hikâyelerin gevşek bağlarla bağlı olduğunu düşünüyorum. Fakat yine de bir bölümleme yapma ihtiyacı duydum, bunu da böyle epigraflar koyarak yaptım. Benim zamanında okuyup beğendiğim ve belki de bu hikâyeleri yazarken beni bir parça da olsa etkilemiş olan dizeleri oraya koymak istedim.
ND- Her bölümün nelere dair olduğunu söylemek mümkün kü? Böyle bir şey sorsam ne dersiniz?
BÇ- Belli bir çekinceyle bunu yanıtlarım. Mesela ikinci bölümde dostlukların ve duygu ilişkilerinin yaşadığı son hal anlatılıyor. Son bölümde de yazmak ve okumak konusu, ama birincisinde söz ettiğim ikincisinde de var, hatta bu üç bölümün kendi içinde geçişleri de var.
ND- İsterseniz konuşmaya üçüncü bölümde yer alan öykülerle devam edelim. Birinci bölümde yedi, ikincide altı, son bölümde de beş öykü var. Son bölümdekiler, söylediğiniz gibi, daha çok okumaya, yazmaya ilişkin öyküler. Diğer öykülerde olduğu gibi hiçbir şey okurun gözüne sokulmuyor. Azar azar, küçük dozlar halinde sızdırılıyor. Yazarlıkla, yazma eylemiyle ilgili durumlar, sorgulamalar da böyle giriyor öykülere. “Hâkim Amca Beni Sormuş” bir yanıyla traji-komik bir öykü. Hayatı boyunca içinde taşıdığı yazma isteğini, umudunu emekli olduktan sonra gerçekleştirmek için çabalayan yaşlı bir adamla genç bir adamın diyaloglarında belirginleşiyor durum.
BÇ- Yazmayı bırakanlar, ya da edebiyatla ilgilenmeyi, okumayı bırakanlar benim kafamı çok meşgul eden bir konu. Edebiyat çok kolay bırakılabilecek bir şey. Birçok insan tanıyorum okul yıllarında ciddi kitaplar okuyan, güzel şeyler yazan. Bir süre sonra bunu tamamen bırakıp, belki cebindeki cephanesiyle girdiği ortamlarda edebiyat üzerine ahkâm kesebilecek, ama bir geride kalmışlık hissini de içlerinde hisseden insanlar. Bir kısım böyle bırakırken, bir de işte hâkim amca tipinde gördüğümüz, bırakmış olmanın hüsran duygusunu aşabilmek için yıllar sonra yeniden başlamış, aradaki mesafeyi kapatarak bir şeyler yapmak isteyenler var. Bu iki tipi aynı hikâyede bir araya getirerek bu konu üzerine bir şeyler yazdım. Edebiyatı bırakmak ya da bırakmamak... edebiyat yaşamsal mıdır değil midir? Bu sorular üzerine düşmüşüm ki, sonuçta ben de kitabın bütününe baktığımda, bu beş hikâyenin ikinci bölümde yer alan “Islak Muşamba”yı da buna katabiliriz, hatta diğerlerinde de mevcut bunun bir izlek olarak ortaya çıktığını fark ettim. Özel olarak bu izlek üzerine hikâyeler yazayım demedim, ama kafamı meşgul etmiş ve bunlar üzerine hikâyeler yazmışım. Bu sorunun peşinden giden hikâyeler bunlar
ND-“ İntikam Peşinde” başlıklı öyküde de edebiyata uzak duran okurun durumu çıkıyor ortaya. Eski bir arkadaşının kendisinden intikam almak için kitap yazdığı vehmine kapılan öykü kahramanının hali kendisini bile şaşırtıyor. Başka bir öyküde, yazar olmuş bir tanıdıklarından söz eden insanlar, ünlü biri değil diye yazarlığı konusunda kuşkuya kapılıyorlar. Bu konuda daha neler söylemek istersiniz?
BÇ- Yazan insana , eskiden böyle miydi bilmiyorum, ama günümüzde ucube gözüyle bakıldığı bir gerçek. Niçin yazmakta olduğu merak ediliyor. Bunu anlamlandırmak çabasına girildiğinde de insanlar kendi ölçeklerinden bakıyorlar: para mı kazanacaksın da yazıyorsun, şöhret mi olacaksın da yazıyorsun, deniyor. İnsanların yazmaya, edebiyata düşkünlüklerinin aslında kendileriyle bir ilişki kurmak olduğunu ancak edebiyatla daha yakın ilişki kurmuş olan insanlar bilebiliyor. Bu da bir başka gerilim noktası. Bu gerilim noktasının sorularını da sormaya çalıştım diyebilirim.
ND- Eleştirilerinizi incelikle akıtmışsınız öykülere. Herkes eleştiriliyor, öykü anlatıcıları en başta kendilerini eleştiriyorlar, ama yargılayıcı bir tavırları, tutumları yok. ‘Şu iyidir, bu kötüdür’ gibi hüküm cümlelerinden uzak duruyorlar.
BÇ- Kendi içlerine dönmüş hikâye kişileri bunlar ve bir başkasının olumsuz olabilecek bir davranışı karşısında ancak kendi içlerindeki hüsran duygusuna çekiliyorlar. Karşı tarafı yargılamayacak kadar kendi içlerindeler.
ND- İroni, öncekine göre daha yüksek tutulmuş bu kitapta. Öykü kahramanları kendileriyle çok güzel dalga geçebiliyorlar.
BÇ- O da belki sığınma noktası. Bu kadar kendi içine dönüp kendiyle meşgulken, harekete geçebilmek için bir ferahlama noktası gerekiyor. İroni bu anlamda çok iyi bir yardımcıdır.
ND- “Kedi Bakıcısı” başlıklı öyküde, demin sözünü ettiğimiz “İntikam Peşinde”başlıklı öyküde ironi daha farklı boyutlara ulaşıyor. Kitabın bütününde buruk, puslu bir ruh hali hakim. Bu iki öyküde aynı ruh hali neşeye doğru evriliyor.
BÇ- Benim yazarken de çok neşelendiğim öykülerdir bu ikisi. Sonuçta mizah yeteneği dediğim gibi bir sığınma olduğu gibi, mizah üzerinden de insan kendisiyle hesaplaşabilir. Kendisine doğrudan soramadığı soruları belki de kendisiyle dalga geçerek bunu açığa çıkartır. Aynı şekilde bu yakın arkadaşı ya da duygusal ilişki içerisinde olduğu insan için de geçerli. Onları da kafasında ironiyle değerlendirdiğinde, daha önce hiç fark etmediği şeyleri fark edecektir.
ND- “Hikâyeden Bir İş” başlıklı öykünün kahramanları yaptıkları iş ve bulundukları yer bakımından öteki öykülerin kahramanlarından epeyce farklı. Hikâye anlatmak, hikâye uydurmakla kurmak ve yazmak arasındaki ayrıma ve ortak yanlara yöneltiyor okurun dikkatini. Biraz söz eder misiniz bu öyküden?
BÇ- Bu hikâyede yapmaya çalıştığım şey hiç edebiyatla ilgili olmayan insanların da hayatlarında hikâye anlatmak, hikâye uydurmak olduğu. Belki biz bunu başka bir aşamaya taşıyıp, yazı dilinde bunu devam ettiriyoruz. Bu hikâyede yazarların kendilerine sorduğu soruları, yazıyla hiç ilişkisi olmayan insanların da kendilerine sorabildiğini anlatmaya çalıştım diyebilirim.
ND- Bu öykünün kahramanı, barın üst katındaki monitörden içeriyi gözetlemekle görevli bir adam.
BÇ- Gözlerken de bu insanların kısa bir anına şahit oluyor fakat bu kısa anın öncesini ve sonrasını merak ediyor. Bu benim de merak ettiğim bir şeydir ve kafasında bunu tamamlamaya çalıştıkça, ilk önce o insanların kaderlerini yazıyor olabileceği gibi bir sorudan ürküyor ve şunun farkına varıyor; aslında yazmakta olduğu kendi kaderi.
ND- Burada yazma eylemiyle ilgili temel bir sorun daha gündeme gelmiş oluyor: Yazarın yarattığı kahramanlarla ilişkisi. Kahramanların kaderi yazar tarafından çizilir, ama bazen de kahramanlar direnir ve kaderlerini kendileri tayin ederler. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
BÇ- Gerçekten de hikâyenin gelişi yazarın elini kolunu bağlar ve hiç düşünmediği yerlere gidebilir metin. Bu yazarken benim başıma çok sık gelen bir şeydir. Onlar direnirler yazara çünkü başlangıçta çizilen form içinde bir kişilik edinmişlerdir ve o kişiliğe uygun olarak davranmayı sürdürürler. Bir yerden sonra yazar belki de teslim olur ve geri çekilir. Bazen de yazar biraz daha diktatoryal davranıp kendisi karar verir kadere.
BirGün Kitap'ta yayınlanmıştır.
GÜN ORTASINDA ARZU - EMETİ SARUHAN
Gün Ortasında Arzu, Behçet Çelik’in beşinci hikaye kitabı. Behçet Çelik, kurgu oyunları içermeyen, yalın bir anlatımla, sıradanlığın, ayrıntıların üzerinden, bazen bir duygunun bazen bir durumun peşinden giden hikayeler yazmayı seven bir hikayeci. Gün Ortasında Arzu’daki hikaye kişiliklerinin neredeyse hepsi okumuş yazmış, konuşmuş, tartışmış sonra kendi içlerine dönerek kendini, çevresini, varlığını sorgulamaya başlamış, bu bocalamanın içindeki kişilikler. Küçük detaylar, işaretler, izler üzerinden karşılarındaki kişinin hayatını tahmin etmeyi, daha doğrusu hikayesini yazmayı seviyorlar. Çelik, aslında hepimizin günlük hayatta yaptığımızın hikaye yazmak olduğunu, bu nedenle hikayelerinde “karşımızdakinin hikayesini yazmayı” özellikle konu edindiğini söylüyor.
Kahramanlarınızın hayatta tutunamayanlar, hikayelerinizin de karamsar olduğunu düşündüm. Ne dersiniz!
Karamsar değil de, mutsuz diyelim. Kahramanlarım tutunamayanlardan ziyade, tutundukları yerde çok mutlu olmayanlar. Yakın arkadaşlıklar kurulan bir hayat biçiminden çıkıp, daha tekil hayatlara geçilmiş olmanın sıkıntısını ya da bir şekilde mekan değiştirmenin sıkıntısını, kendi iç yolculuklarına verdikleri önem nedeniyle dışarıyla bağlarını seyreltmelerinin yarattığı bir değişim ve dönüşüm döneminin sıkıntısını yaşıyorlar. Hayatlarının muhasebesini yapma ihtiyacı duyup kendi içlerine dönmüş, kendi içlerini didiklemeyi bütün işlerin önüne almış hikaye kahramanları, hem gördüklerinden rahatsızlar hem de bu iç muhasebeyi yaparken dışarısı ile yoğun bir iletişime giremiyorlar. Bir tutukluk var. Bu belki geçmişte çok fazla konuştukları için sessizleşmeyi yeğlemeleri ya da kalabalıklar içerisinde yaşamış olmalarından kaynaklanıyor. Şimdi bu tenhalık bir ihtiyaç olarak doğmuş ama tenhalığın içerisinde yine de geçmişin ağırlığını duyup, sıkıntısını hissediyorlar.
“Hakim Amca Beni Sormuş” hikayesinde Hakim Amca’nın da tespit ettiği gibi kahramanlarınız bilgili, yazı-çiziyle uğraşmış, kendisi yazmıyor ama halihazırdaki yazar ve şairleri de beğenmiyorlar… Sanki kendileriyle birlikte entelektüel çevreleri de sorguluyorlar.
Sadece çevreyi değil, kendilerini de ölçüp biçerken biraz acımasızlar. Doğrusu böyle olsun diye bir çaba göstermedim ama kitabı oluşturmak için elimdeki hikayeleri bir araya getirdiğimde gerçekten yazı çiziyle uğraşmış ancak edebiyatla bağı gevşemiş ya da neredeyse hiç kalmamış, yazmayı ya da dergi çıkartmayı geçmişteki bir hatıra olarak hatırlayan kahramanlar çıktı ortaya. Ben hikayelerimde çok fazla sebeplere girmeyi sevmiyorum. Ne olduğunu okur tamamlasın. Entelektüel ortamların eleştirisi gibi algılamak mümkün ya da kendisinin geldiği noktada bunu yapamaması da olabilir.
Karşılarındaki kişiye, görünen özelliklerinden yola çıkıp bir hikaye yazıveriyor kahramanlarınız. Adeta birer hikayeci hepsi.
Hikayelerimde bunu bilhassa konu edindim. Aslında hepimiz hikayeyle içli dışlıyız. Kendi içimizde yaşadığımız gibi gördüğümüz, karşılaştığımız, konuştuğumuz başkalarının da hikayelerinin ne olduğunu merak ediyoruz. Beynimizdeki ipuçlarından hareketle, bir kısmını kafamızdan yazıp hikayeyi tamamlıyoruz. Kendimize dönüp baktığımızda aslında kendi geçmişimizi de bir metin olarak görüyoruz. “Ben böyleyim, ben şöyleyim” dediğimiz zaman aslında bir hikaye yazmış oluyoruz. Çünkü kendiliğimize çok vakıf değiliz. O kertede bir farkındalığımız yok. Dolayısıyla insanın kendisiyle, içinde olduğu insanlarla ya da gözlemledikleriyle sürekli bir hikaye yazma edimi içinde olduğunu düşünüyorum. Bu hikaye kişilerinde de bir miktar var. Kendilerine dönüp daha derinlemesine bakmaya çalışırken dışarı ile ilgisiz gibiler ama bu karşılıklı iletişim anlamında bir ilgisizlik. Fakat karşısındakinin ne olduğunu iletişime geçmeden önce görmek istiyorlar. Bunun için de aslında bir hikayecinin yaptığını yapıp işaretlerle bütünü tamamlama arzusundalar. Benim yaptığım da gözlemin yanısıra bir tür empati arayışı. Şekillerin ve insanın yerine geçme çabası.
Kurgu oyunlarını, metinler içerisine yerleştirilmiş bulmacaları çok benimsediğimi söyleyemem. Hayatın detayları üzerinden hikayeler yazmayı seviyorum. Bir insanın marketteki alışveriş arabasındaki eşyalardan onun nasıl bir hayat sürdüğünü sezebilmek gibi. Bir anın, duygu durumunun, bocalamanın edebi olarak ifadesi peşindeyim.
Kahramanların karşı cinsle ilişkileri de sıkıntılı.
Kendi içine dönmüş kendini kurcalayan birinin, karşı cinsle ilişkisinde iletişimi kolay olmaz gibi geliyor bana. Geçmişte yaşadıkları kırgınlıkların yarattığı çekinceyle yeni bir ilişkiye çekinerek giriyorlar. Ben aslında herşeyi net olarak ortaya koymayı istemiyorum. Bir bütünlük var hikayelerimde ama o bütünü her okuyan kendi penceresinden tamamlasın istiyorum. Ama özünde kendi içlerine dönmeleri ya da dönememelerinin hikayesi. Çünkü kendi içine dönmek kolay bir şey değil. Bu bocalamanın hikayesi.
Hikayelerinizdeki bazı bölümler bilinç akış tekniğini çağrıştırıyor.
Özellikle bu kitapta, hikaye kişilerinin, kendi içlerine baktıkları anları hikayeleştirdiğim için bilinç akışı tekniğini biraz andıran bir tarz gerekti. Ama bilinç akışı tekniğinde zihinden geçenler tamamen, mümkün değildir ama, neredeyse filtresiz bir şekilde verilir. Bense hikaye kişisinin zihninden geçenleri gözlemler üzerinden yazdım. Bilinç akışı diyemeyiz sanırım buna.
Yazı serüveniniz içindeki yeri neresi Gün Ortasında Arzu’nun!
Bunu ben tam olarak söyleyemem. Geçtiğimiz yıl yayınlanan “Adana’ya Kar Yağmış” isimli kitabım üzerinde iki yıl çalıştım. Bu çalışma sırasında pek hikaye yazamadım, küçük notlar aldım. Adana benim yaşadığım, çocukluğumun geçtiği yer. Yoğun bir şekilde Adana’yla ilgilenince, kitabın ilk bölümündeki, şehre dönüş hikayeleri diyebileceğimiz, hikayeleri yazma fikri ortaya çıktı. Çok dışarıdan bakıp şöyle bir aşama var diyemem ama bir farklılık var ve bu da hayatın akışına uygun bir şey.
Yeni Şafak Kitap, 2 Mayıs 2007
Kahramanlarınızın hayatta tutunamayanlar, hikayelerinizin de karamsar olduğunu düşündüm. Ne dersiniz!
Karamsar değil de, mutsuz diyelim. Kahramanlarım tutunamayanlardan ziyade, tutundukları yerde çok mutlu olmayanlar. Yakın arkadaşlıklar kurulan bir hayat biçiminden çıkıp, daha tekil hayatlara geçilmiş olmanın sıkıntısını ya da bir şekilde mekan değiştirmenin sıkıntısını, kendi iç yolculuklarına verdikleri önem nedeniyle dışarıyla bağlarını seyreltmelerinin yarattığı bir değişim ve dönüşüm döneminin sıkıntısını yaşıyorlar. Hayatlarının muhasebesini yapma ihtiyacı duyup kendi içlerine dönmüş, kendi içlerini didiklemeyi bütün işlerin önüne almış hikaye kahramanları, hem gördüklerinden rahatsızlar hem de bu iç muhasebeyi yaparken dışarısı ile yoğun bir iletişime giremiyorlar. Bir tutukluk var. Bu belki geçmişte çok fazla konuştukları için sessizleşmeyi yeğlemeleri ya da kalabalıklar içerisinde yaşamış olmalarından kaynaklanıyor. Şimdi bu tenhalık bir ihtiyaç olarak doğmuş ama tenhalığın içerisinde yine de geçmişin ağırlığını duyup, sıkıntısını hissediyorlar.
“Hakim Amca Beni Sormuş” hikayesinde Hakim Amca’nın da tespit ettiği gibi kahramanlarınız bilgili, yazı-çiziyle uğraşmış, kendisi yazmıyor ama halihazırdaki yazar ve şairleri de beğenmiyorlar… Sanki kendileriyle birlikte entelektüel çevreleri de sorguluyorlar.
Sadece çevreyi değil, kendilerini de ölçüp biçerken biraz acımasızlar. Doğrusu böyle olsun diye bir çaba göstermedim ama kitabı oluşturmak için elimdeki hikayeleri bir araya getirdiğimde gerçekten yazı çiziyle uğraşmış ancak edebiyatla bağı gevşemiş ya da neredeyse hiç kalmamış, yazmayı ya da dergi çıkartmayı geçmişteki bir hatıra olarak hatırlayan kahramanlar çıktı ortaya. Ben hikayelerimde çok fazla sebeplere girmeyi sevmiyorum. Ne olduğunu okur tamamlasın. Entelektüel ortamların eleştirisi gibi algılamak mümkün ya da kendisinin geldiği noktada bunu yapamaması da olabilir.
Karşılarındaki kişiye, görünen özelliklerinden yola çıkıp bir hikaye yazıveriyor kahramanlarınız. Adeta birer hikayeci hepsi.
Hikayelerimde bunu bilhassa konu edindim. Aslında hepimiz hikayeyle içli dışlıyız. Kendi içimizde yaşadığımız gibi gördüğümüz, karşılaştığımız, konuştuğumuz başkalarının da hikayelerinin ne olduğunu merak ediyoruz. Beynimizdeki ipuçlarından hareketle, bir kısmını kafamızdan yazıp hikayeyi tamamlıyoruz. Kendimize dönüp baktığımızda aslında kendi geçmişimizi de bir metin olarak görüyoruz. “Ben böyleyim, ben şöyleyim” dediğimiz zaman aslında bir hikaye yazmış oluyoruz. Çünkü kendiliğimize çok vakıf değiliz. O kertede bir farkındalığımız yok. Dolayısıyla insanın kendisiyle, içinde olduğu insanlarla ya da gözlemledikleriyle sürekli bir hikaye yazma edimi içinde olduğunu düşünüyorum. Bu hikaye kişilerinde de bir miktar var. Kendilerine dönüp daha derinlemesine bakmaya çalışırken dışarı ile ilgisiz gibiler ama bu karşılıklı iletişim anlamında bir ilgisizlik. Fakat karşısındakinin ne olduğunu iletişime geçmeden önce görmek istiyorlar. Bunun için de aslında bir hikayecinin yaptığını yapıp işaretlerle bütünü tamamlama arzusundalar. Benim yaptığım da gözlemin yanısıra bir tür empati arayışı. Şekillerin ve insanın yerine geçme çabası.
Kurgu oyunlarını, metinler içerisine yerleştirilmiş bulmacaları çok benimsediğimi söyleyemem. Hayatın detayları üzerinden hikayeler yazmayı seviyorum. Bir insanın marketteki alışveriş arabasındaki eşyalardan onun nasıl bir hayat sürdüğünü sezebilmek gibi. Bir anın, duygu durumunun, bocalamanın edebi olarak ifadesi peşindeyim.
Kahramanların karşı cinsle ilişkileri de sıkıntılı.
Kendi içine dönmüş kendini kurcalayan birinin, karşı cinsle ilişkisinde iletişimi kolay olmaz gibi geliyor bana. Geçmişte yaşadıkları kırgınlıkların yarattığı çekinceyle yeni bir ilişkiye çekinerek giriyorlar. Ben aslında herşeyi net olarak ortaya koymayı istemiyorum. Bir bütünlük var hikayelerimde ama o bütünü her okuyan kendi penceresinden tamamlasın istiyorum. Ama özünde kendi içlerine dönmeleri ya da dönememelerinin hikayesi. Çünkü kendi içine dönmek kolay bir şey değil. Bu bocalamanın hikayesi.
Hikayelerinizdeki bazı bölümler bilinç akış tekniğini çağrıştırıyor.
Özellikle bu kitapta, hikaye kişilerinin, kendi içlerine baktıkları anları hikayeleştirdiğim için bilinç akışı tekniğini biraz andıran bir tarz gerekti. Ama bilinç akışı tekniğinde zihinden geçenler tamamen, mümkün değildir ama, neredeyse filtresiz bir şekilde verilir. Bense hikaye kişisinin zihninden geçenleri gözlemler üzerinden yazdım. Bilinç akışı diyemeyiz sanırım buna.
Yazı serüveniniz içindeki yeri neresi Gün Ortasında Arzu’nun!
Bunu ben tam olarak söyleyemem. Geçtiğimiz yıl yayınlanan “Adana’ya Kar Yağmış” isimli kitabım üzerinde iki yıl çalıştım. Bu çalışma sırasında pek hikaye yazamadım, küçük notlar aldım. Adana benim yaşadığım, çocukluğumun geçtiği yer. Yoğun bir şekilde Adana’yla ilgilenince, kitabın ilk bölümündeki, şehre dönüş hikayeleri diyebileceğimiz, hikayeleri yazma fikri ortaya çıktı. Çok dışarıdan bakıp şöyle bir aşama var diyemem ama bir farklılık var ve bu da hayatın akışına uygun bir şey.
Yeni Şafak Kitap, 2 Mayıs 2007
ANLATMADAN GÖSTERMEK İSTİYOR - OSMAN ÇAKMAKÇI
Bu yıl ülkemizin önde gelen edebiyat ödüllerinden biri olan Sait Faik Hikâye Ödülü’nü ‘Gün Ortasında Arzu’ adlı kitabıyla genç kuşağın yetenekli isimlerinden Behçet Çelik kazandı. İlk hikâyesi daha 19 yaşındayken, 1987’de Varlık dergisinde yayımlanan Çelik demek ki tam 21 yıldır hikâyeye emek veriyor. Bu son kitabıyla birlikte beş hikâye kitabı bulunan yazar 1989 yılında da Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülü’nü kazanmıştı. Arkadaşlarıyla birlikte 1991-1993 yılları arasında Yazılı Günler adlı bir de dergi çıkarmış olan Çelik halen düzenli olarak Virgül dergisinde yazıyor, hikâyeleri çeşitli dergilerde yayımlanıyor.
Kendinizi nasıl bir hikâyeci olarak görmek istiyorsunuz? Temel izlekleriniz nelerdir?
Hikâye yazarken şu ya da bu izlekte olsun diye bir kaygım olmuyor. Bazı durumlar, jestler, görüntüler bende içlerinde görünenden daha derin bir hikâye varmış hissi uyandırıyor. Öte yandan alttaki hikâyeyi açık eden metinler de yazmıyorum. Yapmaya çalıştığım çoğu zaman bir hikâyede bir şeyleri anlatmadan göstermekten ibaret. Kimi zaman bir ruh halini açık eden ayrıntıların peşinden gidiyorum, kimi zaman o ruh halini de önceleyen geçmişte kalmış bir şeylerin su yüzüne çıkar gibi olduğu anların... Bilinçaltının açığa çıkarılması denemez belki, ama halı altına süpürülenleri ucundan bir parçaya göstermeye çalıştığımı söyleyebilirim. Yakın ilişkilere bile sinen, arkadaşlıkların, aşkların da kaçınamadığı bir yabancılaşmadan mustaribiz. Özellikle orta sınıfın tekdüze ve kof hayat tarzına büsbütün sinmiş durumda bu yabancılaşma. Öyle ki kendimizi olduğumuzdan farklı göstermek zorunda kaldıkça biz de gösterdiğimiz yüzümüzün gerçek yüzümüz olduğunu sanmaya başlıyoruz. Ama bazen bu iki yüz birbirine karışabiliyor, saklı duran kendini gösterebiliyor, anlık ama derin bocalamalara düşebiliyoruz. Böylesi anların hikâyesi yazmaya çalıştığımı söyleyebilirim.
Sait Faik ödülünü kazandığınızı öğrendiğinizde neler hissedip düşündünüz? Sait Faik’in hikâyeciliğinizdeki yeri nedir?
Çok sevindim, şunu da düşündüm. İlk hikâyemin Varlık’ta yayımlanmasının üzerinden 21 sene geçti, bu zaman süresince yazdıklarımı düşündüm. En azından yerimde saymamışım gibi göründü. Ertesi gün internette Sait Faik Armağanını daha önce almış olanların isimlerini görünce irkildim doğrusu. İsmimin büyük isimlerden birinin, Sait Faik’in ismiyle birlikte anılması büyük bir onur.
Sait Faik’in eserlerinin bütününe sinen ve insanları daha özgür ve yaratıcı olmaya çağıran bir ruh olduğunu düşünüyorum. Kimi zaman bu ruhun yitirilmesine ağıt ya da isyandır yazdıkları, kimi zaman da açıktan bu çağrıyı dillendirir.
Şunu da belirtmek isterim, insanların daha özgür olmasını isterken, toplumların da daha eşitlikçi olmasını ister Sait Faik. Ona “Yazmasam deli olacaktım” dedirten, içsel bir yazma dürtüsü değil, tanık olduğu bir haksızlık, bir eşitsizliktir. Sait Faik’in eserlerindeki bu ifade etmeye çalıştığım çağrı benim için de önemli bir esin kaynağı olmuştur her zaman.
Türk hikâyesini nasıl değerlendirirsiniz? Günümüz hikâyesi ve hikâyecileri hakkındaki görüşlerinizi söyler misiniz?
Günümüz hikâyeciliğinin bence en önemli özelliği büyük bir çeşitlilik gösteriyor olması. Farklı tarzlarda hikâyeler yazılıyor fakat bu zenginliğin içerisinde ne yazık ki etkileşim biraz eksik görünüyor bana. Edebiyatta etkileşim karşılıklı konuşmaktan, daha açık söylemek gerekirse biraz da polemiklerden geçer. Belki yanılıyorumdur, ama kendi işimize bakmakla meşgulüz, kendimizinkinden farklı hikâye tarzları hakkında pek konuşmuyoruz.
Hikâyenin pek satmadığı bilinen bir şey... Bu sizin üreticiliğinizi etkiliyor mu? Roman yazmayı düşünüyor musunuz?
Roman yazmayı düşünüyorum, hatta yazıyorum, ama bunun nedeni hikâye kitaplarının az satması değil. Roman hikâyeden çok satıyor belki, ama kaç roman ikinci baskı yapabiliyor ki... Bugün edebiyatla ilgilenmeyi hâlâ sürdürenlerin bunu satış ya da şöhret beklentisiyle yaptıklarını sanmıyorum. Para kazanmanın da, şöhrete ulaşmanın da daha kolay yolları vardır mutlaka.
Benim için yazacağım türün ne olduğundan önce ne yazacağım önem taşıyor. Yazmak istediğime uygun gelen tür şu ya da bu olabilir.
Hikâyeciliğimizde kendinizi nereye, hangi çizgiye bağlıyorsunuz?
Hikâyeciliğimizde öteden beri yapılan klasik bir ayrımdır: Sait Faik ve Sabahattin Ali’nin isimleriyle anılan iki çizgiden söz edilir. Bugün gelinen noktada, bu iki çizginin birbirine geçtiği vurgulanır. Bu gibi adlandırmalar ayrıntıları gözden yitirmememize neden olabilir, ama bir yanıyla da kabaca bir bilgi verirler. Şunun altını çizmek gerek yine de: Dümdüz giden çizgiler söz konusu değil hikâyeciliğimizde. Edebi çizgiler kimi zaman birbirine değmiş, teğet geçmiş, kimi zamansa kaynaşmış, hatta birbirine dolanmış durumda. Yine de beni etkileyen, aklıma ilk anda gelen birkaç hikâyeciyi saydığımda düz olmasa da bir çizgi görünebilir belki: Memduh Şevket Esendal, F. Celalettin, Sait Faik, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Leyla Erbil, Necati Tosuner, Tomris Uyar. Bu isimlerden geçen tek bir çizgi yoktur sanırım, ama günümüzde böyle dümdüz akıp giden çizgilerden de söz etmek imkânsız zaten.
Kendinizi nasıl bir hikâyeci olarak görmek istiyorsunuz? Temel izlekleriniz nelerdir?
Hikâye yazarken şu ya da bu izlekte olsun diye bir kaygım olmuyor. Bazı durumlar, jestler, görüntüler bende içlerinde görünenden daha derin bir hikâye varmış hissi uyandırıyor. Öte yandan alttaki hikâyeyi açık eden metinler de yazmıyorum. Yapmaya çalıştığım çoğu zaman bir hikâyede bir şeyleri anlatmadan göstermekten ibaret. Kimi zaman bir ruh halini açık eden ayrıntıların peşinden gidiyorum, kimi zaman o ruh halini de önceleyen geçmişte kalmış bir şeylerin su yüzüne çıkar gibi olduğu anların... Bilinçaltının açığa çıkarılması denemez belki, ama halı altına süpürülenleri ucundan bir parçaya göstermeye çalıştığımı söyleyebilirim. Yakın ilişkilere bile sinen, arkadaşlıkların, aşkların da kaçınamadığı bir yabancılaşmadan mustaribiz. Özellikle orta sınıfın tekdüze ve kof hayat tarzına büsbütün sinmiş durumda bu yabancılaşma. Öyle ki kendimizi olduğumuzdan farklı göstermek zorunda kaldıkça biz de gösterdiğimiz yüzümüzün gerçek yüzümüz olduğunu sanmaya başlıyoruz. Ama bazen bu iki yüz birbirine karışabiliyor, saklı duran kendini gösterebiliyor, anlık ama derin bocalamalara düşebiliyoruz. Böylesi anların hikâyesi yazmaya çalıştığımı söyleyebilirim.
Sait Faik ödülünü kazandığınızı öğrendiğinizde neler hissedip düşündünüz? Sait Faik’in hikâyeciliğinizdeki yeri nedir?
Çok sevindim, şunu da düşündüm. İlk hikâyemin Varlık’ta yayımlanmasının üzerinden 21 sene geçti, bu zaman süresince yazdıklarımı düşündüm. En azından yerimde saymamışım gibi göründü. Ertesi gün internette Sait Faik Armağanını daha önce almış olanların isimlerini görünce irkildim doğrusu. İsmimin büyük isimlerden birinin, Sait Faik’in ismiyle birlikte anılması büyük bir onur.
Sait Faik’in eserlerinin bütününe sinen ve insanları daha özgür ve yaratıcı olmaya çağıran bir ruh olduğunu düşünüyorum. Kimi zaman bu ruhun yitirilmesine ağıt ya da isyandır yazdıkları, kimi zaman da açıktan bu çağrıyı dillendirir.
Şunu da belirtmek isterim, insanların daha özgür olmasını isterken, toplumların da daha eşitlikçi olmasını ister Sait Faik. Ona “Yazmasam deli olacaktım” dedirten, içsel bir yazma dürtüsü değil, tanık olduğu bir haksızlık, bir eşitsizliktir. Sait Faik’in eserlerindeki bu ifade etmeye çalıştığım çağrı benim için de önemli bir esin kaynağı olmuştur her zaman.
Türk hikâyesini nasıl değerlendirirsiniz? Günümüz hikâyesi ve hikâyecileri hakkındaki görüşlerinizi söyler misiniz?
Günümüz hikâyeciliğinin bence en önemli özelliği büyük bir çeşitlilik gösteriyor olması. Farklı tarzlarda hikâyeler yazılıyor fakat bu zenginliğin içerisinde ne yazık ki etkileşim biraz eksik görünüyor bana. Edebiyatta etkileşim karşılıklı konuşmaktan, daha açık söylemek gerekirse biraz da polemiklerden geçer. Belki yanılıyorumdur, ama kendi işimize bakmakla meşgulüz, kendimizinkinden farklı hikâye tarzları hakkında pek konuşmuyoruz.
Hikâyenin pek satmadığı bilinen bir şey... Bu sizin üreticiliğinizi etkiliyor mu? Roman yazmayı düşünüyor musunuz?
Roman yazmayı düşünüyorum, hatta yazıyorum, ama bunun nedeni hikâye kitaplarının az satması değil. Roman hikâyeden çok satıyor belki, ama kaç roman ikinci baskı yapabiliyor ki... Bugün edebiyatla ilgilenmeyi hâlâ sürdürenlerin bunu satış ya da şöhret beklentisiyle yaptıklarını sanmıyorum. Para kazanmanın da, şöhrete ulaşmanın da daha kolay yolları vardır mutlaka.
Benim için yazacağım türün ne olduğundan önce ne yazacağım önem taşıyor. Yazmak istediğime uygun gelen tür şu ya da bu olabilir.
Hikâyeciliğimizde kendinizi nereye, hangi çizgiye bağlıyorsunuz?
Hikâyeciliğimizde öteden beri yapılan klasik bir ayrımdır: Sait Faik ve Sabahattin Ali’nin isimleriyle anılan iki çizgiden söz edilir. Bugün gelinen noktada, bu iki çizginin birbirine geçtiği vurgulanır. Bu gibi adlandırmalar ayrıntıları gözden yitirmememize neden olabilir, ama bir yanıyla da kabaca bir bilgi verirler. Şunun altını çizmek gerek yine de: Dümdüz giden çizgiler söz konusu değil hikâyeciliğimizde. Edebi çizgiler kimi zaman birbirine değmiş, teğet geçmiş, kimi zamansa kaynaşmış, hatta birbirine dolanmış durumda. Yine de beni etkileyen, aklıma ilk anda gelen birkaç hikâyeciyi saydığımda düz olmasa da bir çizgi görünebilir belki: Memduh Şevket Esendal, F. Celalettin, Sait Faik, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Leyla Erbil, Necati Tosuner, Tomris Uyar. Bu isimlerden geçen tek bir çizgi yoktur sanırım, ama günümüzde böyle dümdüz akıp giden çizgilerden de söz etmek imkânsız zaten.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)